Kapitalizm koşullarında yenilenebilir enerji ile 'temiz' kalkınma mümkün mü?

Bilim ve Aydınlanma Akademisi
BAA Sosyalist Planlama, Sanayi, Enerji ve Kalkınma Komisyonu
Turgut YILDIZ



“İnsanlık tarihinin eşiğinde, mekanik hareketin ısıya dönüştürülmesinin, sürtünme ile ateş yakılmasının bulunması; bizi bugüne getirmiş olan evrimin sonunda ise, ısının mekanik hareket durumuna dönüştürülmesinin, buharlı makinelerin bulunması var.”

F. Engels – Anti-Dühring

GİRİŞ

Kapitalizm krizlerden kaçınmak için sürekli büyümeye ve yeni pazarlara ihtiyaç duyar. Bunun için meta üretimi sürekli artmalı, yeraltı ve yer üstü kaynakları daha çok işlenmelidir. Tüm gezegen üzerindeki varlıklarla birlikte bu sonsuz genişlemeye hizmet ettiği ölçüde kapitalizm açısından anlamlı ve değerlidir.

2008’deki krizin ardından yeni bir sıçrama arayışında olan küresel kapitalizm için iklim değişikliği önemli bir temadır. Emperyalist hiyerarşinin tepesindeki aktörler arasında henüz tam bir uzlaşma sağlanmamış olsa da aranılan sıçrama Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, OECD gibi kuruluşlarda “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri”, “yeşil büyüme”, “yeşil ekonomi” “ekonominin karbonsuzlaştırılması” gibi kavramlarda tezahür etmektedir. Hâlihazırda uygulanagelen karbon piyasaları ve karbon vergileri gibi karbon fiyatlandırma araçları, küresel ekonominin “yeşil büyüme”si için emperyalizmin piyasa mekanizmalarını kullanarak yeni yatırım alanları arayışının en belirgin örneklerinden biridir. Üstelik bu mekanizmalar başarısız olduğunda, fatura piyasalaşmanın kendisine değil, piyasaların iyi işlememesine dayandırılıp yeni piyasa mekanizmaları ile telafisine çaba harcanmaktadır (Dinçel, 2020 ve BAA İklim Değişikliği ve Çevre Komisyonu, 2020).

Bu temanın merkezinde duran küresel ısınmaya sebep olan gazların atmosferde birikmesinin başlıca sebeplerinden biri enerji üretim ve tüketimidir. Enerji tüketimi ile üretim ilişkileri arasında ise dolaysız bir bağ bulunmaktadır.  Neticede iklim değişikliğinin kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklandığı yaygın kabul görmektedir.  Küresel sermaye ise iklim krizini “fırsat” olarak değerlendirip Avrupa başta olmak üzere emperyalist ülkelerin önemli hedefler koyarak parçası olduğu “enerji dönüşümü” ile yeni bir pazar oluşturma yoluna gitmiştir.

İklim krizi kapitalizm koşullarında ve onun siyasi temsilcileri tarafından çözülebilir mi? Şüphesiz, fosil yakıtlardan uzaklaşmak yalnızca onu kullanan tesis ve araçlardan vazgeçmek değil, aynı zamanda mevcut yıkımın sorumlusu olan siyasal, sosyal ve ekonomik sistemleri de değiştirmek anlamına gelmeli.

Bu çalışmada yukarıda çizilen çerçeve içerisinde yenilenebilir enerji alanındaki uygulamalar ile kapitalizm içerisinde “temiz” kalkınmanın mümkün olup olmadığı tartışılacaktır. Çalışmada “yenilenebilir enerji” tanımı kullanılırken esas olarak rüzgâr, güneş, jeotermal, biyokütle gibi kaynaklar kast edilmiş, hidrolik kaynaklar dışarıda tutulmuştur.

FOSİL YAKITLARIN YÜKSELİŞİ

Fosil yakıt kullanımı ilk olarak Sanayi Devrimi ile birlikte gündeme geldi. Buharlı makinaların ortaya çıkışı ile insan, hayvan ve su gücü ile yapılan işlerin makinelerce yapılması emek üretkenliğinde ileri sıçramalara ve toplumsal değişimlere yol açtı. Bir sonraki adımda buhar makinelerinin yerini türbinlerin alması elektrik şebekelerinin oluşmasını sağladı, içten yanmalı motorun icadı yaygın motorlu taşımacılığın temelini oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında fosil yakıt tüketimi belirgin şekilde hızlanmaya başladı ve karayolları, elektrik ve ısı şebekeleri ve endüstriyel tesislerin kurulumundaki sıçramalarla bugüne kadar geldi (Ciccantell, 2020).

Burada bir örnek olarak otomobilleri ele alalım: Otomobilleri merkeze koyan kentsel ulaşım sistemlerinin kurulması sadece otomobil üretimi ve fosil yakıt kullanımını değil, buna uygun yol sistemlerinin kurulmasını da beraberinde getirmiştir. ABD’den başlayarak ve savaş sonrasında Türkiye gibi emperyalist hiyerarşide geri kalmış ülkelerde daha kolay gözlemlenecek biçimde otomobil tabanlı ulaşım teşvik edilmiş ve fosil yakıt tüketimi buna bağlı olarak yükselmiştir. İkinci Dünya Savaşının ardından ABD hem ulusal otoyol programına büyük paralar harcamış hem de sonrasında Türkiye gibi ülkelere sağladığı finansman ile bu ülkeleri benzinli taşımacılığa “ikna” etmiştir. Dolayısıyla otomobil tabanlı ulaşım sistemleri petrol, otomotiv, petrokimya gibi pek çok alandaki büyük şirketin en büyük gelir kapısı haline gelmiştir.  Türkiye’de bugün hâlâ ithal edilen veya rafinerilerde üretilen petrol ürünlerinin %67’si ulaştırma sektöründe kullanılmakta ve bunun %70’i karayolu taşımacılığındaki motorin kullanımından oluşmaktadır. Diğer bir deyişle karayolu taşımacılığındaki motorin ihtiyacı Türkiye’nin nihai enerji tüketiminin %18’ini oluşturmaktadır (EİGM, 2018).

Nihayetinde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyada elektrifikasyonun yaygınlaşması, elektrik ve elektrikli aletlerin evlerde yaygın şekilde kullanılması, bilgi ve iletişim sistemlerinin gelişmesi fosil yakıtların sosyal, ekonomik ve teknolojik faktörlerle bağını kuvvetlendirmiştir.

1970’lerde meydana gelen petrol krizi enerji alanında yeni yaklaşımların doğmasına neden olmuş, ülkeler enerji portföylerindeki kaynakları çeşitlendirmeye yönelmiştir. Nükleer enerji başta olmak üzere pek çok alternatif kaynağın kullanılması için teknolojik sıçramaların yaşanmasında petrol krizinin etkileri gözlenebilir. Benzer şekilde bugün petrol fiyatlarındaki istikrarsızlık ve doğalgaz piyasasının genişlemesi ve beraberinde daha yüksek sesle tartışılan “iklim krizi” alternatif enerji kaynakları için yeni sıçramalara neden olmaktadır (BAA Enerji Komisyonu, 2019).

KAPİTALİZM FOSİL YAKITLARI NASIL İKAME EDECEK?

1992’de Rio de Janeiro’da yapılan BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda fosil yakıt tüketiminin küresel ısınmanın temel sebeplerinden biri olduğu ve kullanımının azaltılması gerektiğine dair görüş birliğine varılsa da geçen 28 yılda fosil yakıtların dünya ölçeğinde yıllık tüketimi %60’dan fazla artış gösterdi (British Petroleum, 2020).

Özellikle emperyalist hiyerarşinin tepesinde yer alan ülkelerin ABD ve Rusya gibileri emisyon değerlerini azaltmak için bağlayıcı hedefler koymaktan çekinirken, AB ülkeleri yeni pazarlar açmak için diğer ülkeleri iddialı hedefler koymaya ikna etmeye çalışıyor. Diğer bir deyişle emperyalist ülkelerin kendi sermaye gruplarına herhangi bir kısıtlama getirmekten imtina etmeleri ve yeni pazarlar yaratma arayışları uluslararası iklim görüşmelerinde Rio ile benzer sonuçlar alınmasına neden oldu.

Neticede bugüne gelindiğinde ABD ve AB emperyalizminin yarattığı çevre yıkımının üstesinden gelebilmek için buldukları çözüm ise piyasa mekanizmalarını kullanarak “yeşil büyüme”yi teşvik etmek oldu!

Otomobil örneğini tekrar ele alırsak; fosil yakıt kullanımını azaltma ve karbondan arınma adına üretilen en popüler çözümlerden biri olarak elektrikli otomobiller sunulmakta. Elbette elektrikli otomobillerin gerçekten avantajları var; fosil yakıt tüketmemeleri, hava kirliliği yaratmamaları otomobil temelli sistemlerin yarattığı tahribatı azaltmak açısından önemli özellikler. Ancak mevcut otomobillerin elektrikli otomobiller ile değiştirilmesi düşünüldüğünde bu araçların üretim süreçlerindeki enerji ihtiyacı ve otomobillerin yakıtı olan elektriğin fosil yakıtlardan üretiliyor olması bütün süreci anlamsız kılan bir etken. Otomobil üreticileri cevabın yenilenebilir kaynaklardan elektrik üretimi olduğunu iddia etse de en büyük tüketiciler olan ABD’de elektriğin %11’i, Çin’de %10’u, Avrupa’da %14’ü yenilenebilir kaynaklardan üretilebiliyor. İhtiyacın geri kalanı ise fosil yakıtlardan, nükleer santrallerden ve hidrolik kaynaklardan karşılanıyor (British Petroleum, 2020). Elektrikli araçların artması ile artacak elektrik talebi düşünüldüğünde hızla artmaya devam etse dahi yenilenebilir enerjinin elektrik üretimindeki payının fosil yakıtları ikame edecek büyüklüğe erişmesi mümkün görünmüyor.

Küresel kapitalizmin kimi büyük oyuncuları, Apple, Google, General Motors gibi dev şirketler tamamen yenilenebilir enerji kullandıklarını iddia etse de gerçek pek öyle değil. Örneğin, piyasa mekanizmaları sayesinde tesislerinde yenilenebilir enerjiden ürettikleri elektriği “yenilenebilir enerji sertifikalı” enerji şirketlerine satan Apple, ihtiyaç duyduğu enerjiyi bu şirketlerden geri alıyor. Ancak aldığı enerji şebekeden yani pek çok kaynaktan geliyor. Dolayısıyla aradaki şirketin sertifikalı olması dışında aldığı enerjiyi yenilenebilir kılan bir şey aslında yok (Tiemann, 2020).

Tıpkı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ndeki kirliliğin bedelini kirliliği oluşturan tarafın karşılaması şeklinde tanımlanan “kirleten öder” ilkesinin dönüp dolaşıp ücreti mukabilinde kirletme hakkının satın alınması ile sonuçlanması gibi yenilenebilir enerji kullanımı da hızla “yeşil kredi” veya “yeşil teşvikler” gibi piyasa mekanizmaları ile tarif edilen fiktif bir olguya dönüşüyor (BAA İklim Değişikliği ve Çevre Komisyonu, 2020).

TARTIŞMALI “TEMİZ”LİK OLMAYAN “SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK”

Yenilenebilir enerji, şirketler tarafından temizlik ve sürdürülebilirlik söylemleriyle pazarlanırken üç büyük problem göze çarpıyor: birincisi birim elektrik başına gereken alan, ikincisi birim elektrik başına gereken ekipman ve sonuncusu enerji depolama teknolojilerinde kullanılan nadir elementlerin sınırlılığı. Öte yandan karbonsuzlaştırma iddiasında ise yenilenebilir enerji ile hangi kaynağın ikame edildiğinin gözetilmesi de faydalı olacaktır. Örneğin nükleer enerji veya hidrolik kaynaklara dayalı enerjinin rüzgâr veya güneş enerjisi ile ikamesinde karbon azaltımı söz konusu değildir (Jarke ve Perino, 2017).

Kömür, doğalgaz veya nükleer santraller ile karşılaştırıldığında aynı miktarda elektrik üretimi için yenilenebilir enerji santralleri çok daha fazla alana ihtiyaç duyuyor. Arazi dönüşümü açısından bakılırsa, yakıt ve atık miktarı çok daha az olan nükleer santraller en az arazi ihtiyacı ile göze çarpıyor. Nükleer santralleri doğalgaz ve kömür santralleri izliyor. Güneş ve rüzgâr için ise aynı miktarda elektrik için çok daha geniş alanlar gerekiyor (Fthenakis ve Kim, 2009).

Yenilenebilir enerji şirketlerine verilen teşvikler kapsamında kamu arazilerinin şirketlerin kullanımına sunulması, kamuya ait ormanlık alanların ve bakir arazilerin enerji santralleri ile dolmasına neden oluyor. Özellikle Avrupalı yenilenebilir enerji şirketleri uluslararası kuruluşlardan sağladıkları ödenekler ve devletlerden aldıkları arazi teşvikleri ile biyolojik çeşitlilik açısından küresel önem taşıyan Güneydoğu Asya ve Afrika’daki koruma alanlarında pek çok santral inşa ediyor. Yenilenebilir enerjide sürekli örnek gösterilen Almanya ise santrallerin önemli koruma alanları ile en fazla çakıştığı ülke (Rehbein ve Ark., 2020).

Birim elektrik başına gereken ekipman açısından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Elektrik üretim sürecinde düşük karbonlu kabul edilen rüzgâr, güneş, jeotermal ve hidrolik kaynaklar elektrik üretimi için gerekli ekipmanların miktarı ve üretimi söz konusu olduğunda hiç de karbonsuz değil. Santralin tüm yaşam döngüsü ele alındığında fosil yakıtlara göre karbon salımı oldukça düşük olsa da, düşük karbonlu kaynaklar arasında güneş enerjisi santralleri diğer kaynaklara göre yüksek karbon salımına neden oluyor. Güneş santrallerini jeotermal ve küçük ölçekli rüzgar santralleri takip ediyor. Büyük kapasiteli rüzgâr santralleri ve nehirlerde kurulan hidrolik santraller diğer düşük karbonlu üretim tekniklerine göre çok daha az karbon salımı ile göze çarpıyor (Baldwin, 2006).

Enerjinin depolanmasında, basit deyişle yenilenebilir enerji hayallerinin gerçekleşmesinin en önemli unsurlarından biri olan pil teknolojilerinde gereken elementler ise “temiz” enerjinin en karanlık yüzlerinden birisi. Özellikle geçtiğimiz bir yılda Bolivya’daki başarısız darbe girişimi ile gündeme gelen lityum elementinin tüketimi katlanarak artıyor. Lityum dışında bakır ve kobalt gibi madenler ve selenyum, galyum, indiyum gibi pek çok nadir element özellikle güneş panelleri ve pillerde kullanılıyor. Bu madenlerin dünya üzerine dengesiz dağılmış olması emperyalizmin elementlere sahip ülkeler üzerindeki baskısını da artırıyor. Ayrıca nadir element madenciliğinin yüksek miktarlarda atık üretimine neden olduğu, madencilik faaliyetlerinin çevresindeki alanları yaşanmaz hale getirdiği de artık daha yüksek sesle dillendirilen bir gerçek (Sonnenblume, 2019).

“Temiz” ve “yeşil” kavramlarıyla kapitalizm, krizini sadece maddi değil, ideolojik düzeyde de yönetmeye çalışıyor. Çevre sorununun sınıflar üstü olduğu tezi, en başta Monsanto, Cargill gibi kötü şöhretli dev şirketlerin bu gündemdeki yuvarlak masa toplantılarına paydaş olarak katılmalarını ve kendilerini meşrulaştırmalarını sağlıyor. Öte yandan küçük mülkiyete dayalı çözümlerin “ekolojik modernizm” adı altında bir sınıflar arası uzlaşma projesi olarak sunulmasına neden oluyor (Adams, 2017). Neticede bu söylemlerle kriz içindeki kapitalizmin farklı ölçeklerde bir “sürdürülebilirlik” hedeflediğini görüyoruz.

Kâr oranlarının düşme eğilimi karşısında kapitalizmin bir sürdürülebilirlik stratejisi araması çok doğal. Bunun aynı zamanda geleneksel ve çevreci alana yatırım yapan ülkeler arasında rekabeti şiddetlendirmesi veya ülkeler içinde tekellerin yatırım alanlarında bir dönüşümü tetiklemesi olasılığı var. Alman Federal Çevre, Doğa Koruma ve Reaktör Güvenliği Bakanlığı, iklim değişikliği karşısında geliştirilecek politikaların inşaat gibi sektörleri indükleyeceği için büyümeyi artıracağını söylüyor. OECD, 2008 krizinin yarattığı daralmayı “eko-inovasyon” ile yeni büyüme alanları yaratarak telafi etme arayışında. Almanya ve Avusturya gibi ülkeler bu mecraya öncülük ederken fosil yakıtlarına daha fazla bağımlı olan ABD ve Çin’de de benzer arayışlar olduğu görülüyor (Brand, 2016).

YENİLENEBİLİR ENERJİ EMPERYALİZMDEN AZADE Mİ?

Dünyada toplam enerji üretimindeki payı %5, elektrik üretimindeki payı %10 seviyelerinde olsa da yenilenebilir enerji yatırımları her geçen gün artıyor. 2010’dan bu yana geçen on yılda 2.7 trilyon dolarlık bir yatırım yapıldığı tahmin ediliyor (Frankfurt School-UNEP Centre/BNEF, 2020).

Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası gibi kalkınma finansmanı sağlayan uluslararası kuruluşlar gelişmekte olan ülkelere, emperyalist ülkelerin ihracat kredi kuruluşları ise ekipman üreticilerine sağladıkları krediler ile yenilenebilir enerji pazarını büyüttüler ve iklim krizinin küresel sermaye açısından fırsata dönüşmesine yardımcı oluyorlar.

Büyüyen pazarın hammadde ihtiyacının da aynı oranda büyümesi ve yenilenebilir enerjiden elektrik üretiminde gerekli ekipmanlar için nadir elementlere ihtiyaç duyulması pek çok rezerv sahibi ülkede neredeyse klasik sömürgeciliğe varan uygulamalar ile sonuçlanıyor. Örneğin, Bolivya’da yenilgiye uğratılan darbe girişimini gelişimi itibarıyla bu çerçevede değerlendirmek mümkün (Willis, 2020).

Yeşil enerji ile küresel kapitalizmin hedefi, toplumun temelden bir değişim yaşamadan bir kaynaktan vazgeçerek diğerini tüketmeye başlaması. Bu hedefe göre örneğin ABD emperyalizminin de tutum değiştirmemesi beklenir, dolayısıyla dünün petrol savaşlarının bugünün yeşil enerji savaşlarına dönüşeceği sonucuna kolayca ulaşılabilir. Şüphesiz ki bu insanlık için bir ilerleme değildir.

Gaz ve petrol devlerinin iklim piyasasındaki gelecek riskleri nedeniyle yenilenebilir enerjiye yöneldikleri biliniyor. Bugün Libya’da ve Doğu Akdeniz’de emperyalist rekabetin arkasındaki tekellerin isimleri geleceğin yenilenebilir enerji alanında artık karşımıza çıkıyor (Tablo 1). Dolayısıyla fosil yakıtlar için askeri çatışmalar ve işgallerin yenilenebilir enerji konusunda da yaşanmayacağının hiçbir garantisi yok.

Gaz ve petrol tekellerinin son on yılda yenilenebilir enerji yatırım seyrine baktığımızda, örneğin petrol fiyatlarında rekabetten kaynaklanan fiyat düşüşlerini telafi etmek üzere bu alana yönelebildiklerini ve geri çekilebildiklerini görüyoruz. Bir yapısal dönüşüm yaşanıyorsa da buradaki belirleyici etken fosil yakıtlarındaki tükenişine karşı bir planlama değil orta vadeli borsa hareketleri oluyor. Tekeller, kendi ihtiyaçlarına göre yenilenebilir enerji şirketlerini yutarak büyüyor, piyasanın nabzını yokluyor ve gelecek stratejilerine karar veriyor. Bunun sonucu, örneğin kendisini artık bir “enerji şirketi” olarak tanıtmaya başlayan Total’in Belçika’nın üçüncü en büyük yenilenebilir enerji şirketi Lampiris’i yuttuktan sonra şirketin “%100 yeşil” sloganını tedavülden kaldırması olarak karşımıza çıkıyor (Zhong, Bazilian, 2018).

Yenilenebilir enerji piyasasının yukarıda bahsedilen sürdürülebilirliği finansal alanda sağlamaya da hizmet ettiğini eklemek gerek. Emperyalizmin tanımlayıcı özelliklerinden biri olan finansallaşma, yenilenebilir enerji alanında “afet bonolarını” kullanarak genişlemektedir. Sigorta şirketleri tabiri caizse afet tellallığı ile primleri yükseltmekte ve nihai olarak kamu bütçeleri üzerindeki yükü artırmaktadır (Spash, 2020). Bu yolla kaynaklar gerçek afet riskleri karşısında alınabilecek önlemlere ayrılmayıp afet sonrası onarımlara fon sağlamak adına bu alandaki şirketlere akıtılmaktadır.

SONUÇ

Yukarıdaki veriler ışığında yenilenebilir enerji açısından ilk söylenebilecek şey küresel kapitalizmin bu yeni pazara vahşice daldığı, ulusal ve uluslararası teşviklerle kontrolsüz biçimde yeni bir sosyal ve çevresel yıkıma giriştiğidir.

Mevcut tartışmalar, gerçek bir enerji dönüşümü için enerji sektöründe arz ve talebi planlama sorumluluğunun bir öznede olduğu bütüncül bir sisteme işaret ediyor. Bu kabulün üzerine daha liberal yaklaşımlar bu öznenin piyasa olduğunu, AB’ci yaklaşımlar bu öznenin uluslararası kuruluşlar olduğunu iddia etse de özellikle akademik alanda bu öznenin kamunun kendisi olduğu açıkça dillendiriliyor.

Enerjinin bir emtia olarak alınıp satıldığı ve enerjiye dair faaliyetler özel şirketlere ait olduğu sürece bütüncül ele alınan planlı bir modele geçişin mümkün olmadığı açık. Dolayısıyla gerek ülke ölçeğinde gerekse dünya ölçeğinde gerçek bir enerji dönüşümü için enerji alanında kamu işletmeciliği ve merkezi planlama bu dönüşümün ihtiyaç duyulan ilk adımları. Ulusal burjuvazilerine kısıtlama getirmeyen devletler veya güçlü bir sosyalist odağın yokluğunda belli tekeller aracılığıyla gelişmekte olan ülkelere finans akışı sağlayarak yeni piyasa mekanizmalarının oluşmasını sağlamaktan öte bir işlevi kalmayan uluslararası kuruluşların “temiz” kalkınmayı sağlamayacağı sonucuna varmak zor değil.

Özetle, kapitalizm sürdüğü sürece hiçbir enerji tam anlamı ile temiz ve yenilenebilir olmayacaktır. Kâr değil, toplumsal fayda için üreten bir toplumda üretimin girdisi olan enerjinin de kullanım şekli değişecektir.

Böyle bir toplum kurabilmek gerçek bir olasılık mı? Çevresel verilere baktığımızda bir olasılık olmaktan öte bu artık insanlık için bir mecburiyet.


KAYNAKÇA

Adams, W. (2017). Sleeping with the enemy? Biodiversity, conservation, corporations and the green economy. Journal of Political Ecology, 24 (1), 243-257, Erişim Tarihi: 26.11.2020, https://www.repository.cam.ac.uk/bitstream/handle/1810/263957/Adams.pdf?sequence=1&isAllowed=y

BAA Enerji Komisyonu (2019). Yenilenebilir enerji: Mevcut koşullar ve uygulamalara bakış. Madde Diyalektik ve Toplum, 2, 158-162

BAA İklim Değişikliği ve Çevre Komisyonu (2020). İklim Değişikliği Politikalarının Piyasalaşması. Erişim Tarihi: 10.11.2020, http://bilimveaydinlanma.org/iklim-degisikligi-politikalarinin-piyasalasmasi-baa-iklim-degisikligi-ve-cevre-komisyonu/

Brand, U. (2016). Green Economy, Green Capitalism and the Imperial Mode of Living: Limits to a Prominent Strategy, Contours of a Possible New Capitalist Formation. Fudan J. Hum. Soc. Sci. 9, 107–121, Erişim Tarihi: 26.11.2020, https://link.springer.com/content/pdf/10.1007/s40647-015-0095-6.pdf

British Petroleum (2020). BP Statistical Review of World Energy 2020

Baldwin, S. (2006). Carbon footprint of electricity generation. London: Parliamentary Office of Science and Technology, Erişim Tarihi: 14.11.2020, http://www.geni.org/globalenergy/library/technical-articles/carbon-capture/parliamentary-office-of-science-and-technology/carbon-footprint-of-electricity-generation/file_9270.pdf

Ciccantell, P.S. (2020). Alternatives to Energy Imperialism: Energy and Rising Economies. Journal of Energy History/Revue d'Histoire de l'Énergie. Erişim Tarihi: 11.11.2020 http://energyhistory.eu/node/215

Dinçel, G. (2020). Covid-19 salgını ve Türkiye Ekonomisi: Sermaye sınıfının ufkunda ‘düzeltilmiş’ kapitalizm var mı? Gelenek, 150.

EİGM (2018). Enerji İşleri Genel Müdürlüğü Denge Tablosu 2018. Erişim Tarihi: 10.11.2020, https://www.eigm.gov.tr/tr-TR/Denge-Tablolari/Denge-Tablolari

Frankfurt School-UNEP Centre/BNEF (2020). Global Trends in Renewable Energy Investment 2020

Fthenakis, V., ve Kim, H. C. (2009). Land use and electricity generation: A life-cycle analysis. Renewable and Sustainable Energy Reviews, 13(6-7), 1465-1474.

Jarke, J., ve Perino, G. (2017). Do renewable energy policies reduce carbon emissions? On caps and inter-industry leakage. Journal of Environmental Economics and Management, 84, 102-124.

Rehbein, J. A., Watson, J. E., Lane, J. L., Sonter, L. J., Venter, O., Atkinson, S. C., ve Allan, J. R. (2020). Renewable energy development threatens many globally important biodiversity areas. Global Change Biology, 26(5), 3040-3051.

Sonnenblume, K.T. (2019). Coups-for-Green-Energy Added to Wars-For-Oil,  Erişim tarihi: 11.11.2020 https://www.counterpunch.org/2019/11/15/coups-for-green-energy-added-to-wars-for-oil-2/

Spash, C. (2020). The capitalist passive environmental revolution. The Ecological Citizen. 4, 63–71. Erişim Tarihi: 26.11.2020,  https://www.ecologicalcitizen.net/pdfs/v04n1-12.pdf

Tiemann, A. (2020). The Fraud of 100% Renewables, Part II: Companies. Erişim tarihi: 11.11.2020 https://4thgeneration.energy/the-fraud-of-100-renewables-part-ii-companies/#_ftn2

Willis, D. (2019). Resisting Green Colonialism: Lithium, Bolivia, and the Green New Deal. New Socialist. Erişim Tarihi: 11.11.2020 https://newsocialist.org.uk/bolivia-gnd/

Zhong M. ve Bazilian M. D. (2018). Contours of the energy transition: Investment by international oil and gas companies in renewable energy. The Electricity Journal, 31 (1), 82-91, Erişim Tarihi: 26.11.2020, https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1040619017303561?casa_token=_lbEvI69MdwAAAAA:JIolt-UeiqMDd2JoGqiqY2uP_0VheMw1SfTsCRuTlf6cjh9Hz291exw_-YSUvzov3TEDvIACkw


Katkılar

Erhan Nalçacı

Bildiri insanlığın emperyalist sistem altında enerji konusundaki çıkmazını ve tekellerin oyalayıcı ve sahte çabasını çok iyi anlatıyor.

BAA’nin çevre ve enerji ile ilgili rapor ve bildirilerini belki birlikte bir bütün oluşturacak şekilde bir araya getirmenin ve yayınlamanın yararlı olacağını düşünüyorum.

Turgut Yıldız

Bilim ve Aydınlanma Akademisi bizlere disiplinlerarası ortak çalışma yapma ve kolektif üretimlerde bulunabilme konusunda önemli olanaklar sunuyor. Akademinin bilim alanları arasında yer alan Kolektif Yaşamı Kurgulama Bilim Alanı, enerji, çevre, planlama gibi pek çok komisyonu ile araştırma konularını pek çok disiplinin birlikte ele alındığı bütüncül bir yaklaşım ile ilerletme yetkinliğine sahip. Şüphesiz salgın koşulları bir araya gelmemizi ve çalıştayları yüzyüze yaparak doğrudan katkı almamızı engelliyor, birlikte çalışma yapmanın olanaklarını kısıtlıyor. soL portalın bize sağladığı bildirilerimizi yayınlama olanağı sayesinde bu sorunu da aşacağımızı düşünüyorum.

iletisim@bilimveaydinlanma.org