İklim Değişikliği Politikalarının Piyasalaşması

BAA İklim Değişikliği ve Çevre Komisyonu


“İklim değişikliğinin esas nedeni kapitalist sistem. Eğer yerküreyi korumak istiyorsak bu ekonomik modeli sonlandırmalıyız. Kapitalizm iklim değişikliğine karbon piyasaları ile çözmeye çalışıyor. Biz bu piyasaları ve onları teşvik eden ülkeleri kınıyoruz. Yarattıkları bu rezaletten para kazanmayı durdurmanın zamanı geldi."

Evo Morales, COP15, Kopenhag, 2009


GİRİŞ

Dünya iklimi, dünyanın oluşumundan beri değişime uğramakla birlikte, değişim 19. Yüzyılın başlarından itibaren kayda değer bir şekilde hızlanmış, milyon yıllarla ölçülen değişim eğilimleri, on yıllara kadar inmiştir. 19. yüzyılda başlayan sanayi devrimi, atmosferdeki sera gazı konsantrasyonunun artmasına neden olmuştur. Sera gazlarının, özellikle de karbondioksitin atmosferde birikmesi nedeniyle meydana gelen küresel ısınma, 1970’li yıllardan uluslararası düzeyde ele alınmaya ve siyasi gündemde de üst sıralara taşınmaya başlamıştır.

İklim değişikliğinin, kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklandığı artık geniş ölçüde kabul edilen bir gerçek haline gelmiştir. Birleşmiş Milletler, fosil yakıt temelli bir ekonomiden “yenilenebilir enerjiye dayanan ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerini benimseyen çevre dostu” bir kapitalizme, ismi yerindeyse, iklim kapitalizmine geçişi iklim değişikliğini durdurmanın yolu olarak sunmaktadır.

Ancak, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) çatısı altında kaydedilen uluslararası gelişmeler iklim değişikliğinin durdurulması konusunda sonuç vermemektedir. Gerek BMİDÇS, gerekse Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması, neo-liberal politikalar ve emperyalist hiyerarşide üst sıralarda yer alan ülkeler arasındaki anlaşmalar ardında şekillenmekte, iklim değişikliği ile mücadele emperyalizm tarafından siyasi bir araç haline getirilirken mücadelenin kendisi ikinci plana düşmektedir.

Uluslararası iklim politikaları serbest piyasa ekonomisinin baskısı altındadır. Yeşil ekonomi, ve sürdürülebilir kalkınma gibi doğası gereği piyasa sürdürülebilirliğini öne çıkaran kavramlar “insan kaynaklı” iklim değişikliğinin durdurulması ya da yavaşlatılması için çözüm olarak ortaya konmakta, “temiz teknoloji” temelli bir ekolojik modernleşme stratejisi çerçevesinde küresel ekonominin dönüştürüldüğü yeni bir kapitalist model (Newell ve Paterson, 2010) iklim değişikliği öne sürülerek hayata geçirilmektedir.

Bu çalışmada, iklim değişikliği politikaları yukarıda sayılan boyutlarıyla incelenecek ve iklim değişikliği politikalarının gelişimindeki etmenler araştırılacaktır.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE KISA BAKIŞ

Atmosferdeki sera gazı emisyonlarının artması sonucunda meydana gelen iklim değişikliği, küresel sıcaklık artışı, deniz seviyesinin yükselmesi, biyolojik çeşitlilik kaybı, çölleşme, su ve gıda güvenliğinin tehdidi ve aşırı meteorolojik olaylar gibi gözlenmesi de mümkün olan birçok olumsuz etkiye yol açmaktadır. BMİDÇS altında taraflar, iklim değişikliğinin yıkıcı etkileri kontrol edilemez hale gelmeden önce bu etkileri en aza indirmek üzere, küresel ısınmayı sanayi devrimi öncesine göre 2oC, tercihen 1,5oC artışla sınırlandırmak üzere emisyon azaltımına gitmek konusunda anlaşmaya varmışlardır. BMİDÇS çerçevesinde hangi ülkenin ne kadar emisyon azaltımı veya sınırlamasına gideceği ise müzakerelerin ana unsurudur.

Sanayi Devrimi sonrasında salınan karbondioksit emisyonları kümülatif olarak iklim değişikliğine neden olmakta ve tüm dünyayı küresel ısınmayı sınırlandırmak için belirli bir karbon bütçesini uygulamaya mecbur bırakmaktadır (Foster ve ark. 2019). Sanayi devrimi öncesinde 280 ppm olan atmosferik karbondioksit gazı konsantrasyonu (IPCC, 2013) 9 Nisan 2020 tarihinde en yüksek seviyesine ulaşarak 417,85 ppm olarak ölçülmüştür (NOAA, 2020). Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tahminlerine göre atmosferdeki karbondioksit gazı konsantrasyonunun ısınmanın 1,5oC düzeyinde kalması için 430 ppm, 2oC düzeyinde kalması için ise 450 ppm ile sınırlandırılması gerekmektedir. IPCC, 2050 yılında emisyonların net olarak sıfıra indirilmesinin yüzde 50 olasılıkla bu şartları sağlayabileceğini tahmin etmektedir.

Devletlerin emisyon azaltım miktarlarını belirlemesinde yol gösterici olması amacıyla ısınmayı hedeflenen oranda sınırlandırmak için havaya salınabilecek karbon emisyonu miktarı hesaplanmış küresel “karbon bütçesi” ortaya konmuştur. IPCC’nin (2018) Küresel Isınmada 1,5°C Raporu’na göre küresel ısınmayı 1.5ᵒC düzeyinde tutmak için %66 olasılıkla en fazla 570 GtCO2 daha karbon emisyonu salınabilecektir. Buna göre, 2030 yılına kadar 2010 yılına göre karbondioksit emisyonlarının mutlaka %45 oranında azaltılması ve 2050 yılına gelindiğinde sıfıra düşmesi gerekmektedir. Hali hazırda BMİDÇS’ye sunulan ulusal katkı beyanları ısınmayı hedeflenen seviyede tutmaktan uzaktır (Olhoff, ve Christensen, 2018). Mevcut azaltım taahhütleri yerine getirildiğinde, küresel ısınmanın 2100 yılına kadar 2,7-3,7 oC aralığında olabileceği öngörülmektedir (Huggins, 2017).

Yıllık toplam karbon emisyonlarının %27’sinden sorumlu olan Çin’in resmi taahhüdü emisyonlarının 2030’da pik yapacağını ondan sonra azalma eğilimine gireceğini göstermektedir. ABD ise Trump Başkanlığında BMİDÇS’den çekilme kararı almıştır.

Karbondioksit emisyonları atmosferde kümülatif olarak birikmekte, salınan emisyonların dörtte biri yıllarca atmosferde kalmaktadır. Dolayısıyla, atmosferik karbondioksit konsantrasyonunun yükselmesinde endüstrileşmiş tüm ülke ve bölgenin katkısı bulunmaktadır. Ancak, sanayi devrimi itibarı ile bakıldığında, ABD, Kanada, Avrupa, Japonya ve Avustralya’nın tarihsel karbondioksit gazı emisyonlarının %61’inden sorumlu olduğu görülmektedir. Bununla birlikte Çin ve Hindistan birlikte %13, Rusya ise %7 paya sahiptir. Sayılanlar dışında kalan ülkelerin payı ise kümülatif emisyonlar içinde yalnızca %15’tir (Hansen ve Sato, 2016).

Yukarıda verilen oranlar üretimden kaynaklanan emisyonları göstermekte olup, kişi başına tüketim dikkate alındığında daha çarpıcı sonuçlar karşımıza çıkmaktadır. Şekil 1’de görüldüğü gibi 2000’li yıllardan itibaren Çin en fazla karbon emisyonu salımı yapan ülke haline gelmekle birlikte kişi başına emisyonları değerlendirildiğinde hala sıralamanın aşağılarında yer almaktadır.

Tüm bu karbondioksit emisyonlarının kaynaklarına baktığımızda ise, 1988 yılından bugüne kadar salınan emisyonlardan %70’inin dünyanın büyük tekellerinin oluşturduğu 100 şirketin sorumlu olduğu görülmektedir (Riley, 2017). Bu çok uluslu yapılar, “iyi yönetişim” çerçevesinde BMİDÇS’de de temsil edilmektedir. Dolayısıyla, ulusal değerlendirmeler bir noktada yetersiz kalmaktadır. Diğer taraftan karbondioksit emisyonlarının en büyük kaynağı ortada olmasına karşın bireyler karbon ayak izi telafilerinin teşviki ve bireysel tüketimin azaltılmasının özendirilmesi gibi “farkındalığı artırıcı önlemler” ile “antropocen” tanımlamaları gibi ideolojik söylemler ile iklim değişikliğinin asıl sorumlusu olarak işaret edilmektedir.

Diğer bir açıdan, küresel ısınma dünyadaki tüm bölgeleri aynı şekilde etkilemeyecektir. Kuzey Amerika’da iklimin ılımanlaşması ile tarımsal üretimde fayda sağlayacak soğuk bölgeler bulunmaktadır. Deniz seviyesinin yükselmesi ile kıyıların sular altında kalması ve toprak kaybından en çok güney-doğu ve güney Asya bölgelerinin etkileneceği öngörülmektedir. Orta Doğu ve Afrika ise ciddi kuraklıkla karşı karşıya kalacaktır. Bununla birlikte, küresel ısınmanın en fazla etkileyeceği bölgeler aynı zamanda hem iklim değişikliğinde katkısı en az olan hem de iklim değişikliğine uyum sağlama olanağı en az olan yoksul bölgelerdir (Şekil 2).

Şekil 2: Küresel CO2 gazlarının dağılımı (Kaynak: https://ourworldindata.org/co2-and-other-greenhouse-gas-emissions)

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ MÜZAKERELERİ

İkinci Dünya Savaşını izleyen süreçte kurulan ve Sovyetler Birliği’nde reel sosyalizmin çözülmesinin ardından iyiden iyiye emperyalizmin hegemonya aracına dönüşen Birleşmiş Milletler (BM) ve Bretton Woods kurumları[1] gibi uluslararası kuruluşlar uluslararası iklim değişikliği rejiminin şekillenmesinde belirleyici olmaktadır.

BM çatısı altında yürütülen iklim değişikliği müzakerelerinde, ülkelerin benzer çıkarlara sahip olan diğer ülkeler ile oluşturdukları ittifaklar bulunmaktadır. Bunların başta gelenleri, Avrupa Birliği (AB), G77 ve Çin, Şemsiye Grubu, En Az Gelişmiş Ülkeler ve Küçük Ada Devletleri Birliği’dir (AOSIS) (Carbon Brief,, 2015). Taraflar, müzakere grupları ile birlikte veya tek başlarına hareket edebilmektedir ve gruplar çıkarlara göre değişiklik sergileyebilmektedir. Aşağıda, bazı müzakere gruplarının tutum ve söylemleri ile perde arkasında yaşanan bazı gelişmeler verilmektedir.

AB, müzakerelerde belirleyici bir rol üstlenmekte, iddialı iklim değişikliği hedefleri ilan etmektedir. Paris Anlaşması’ndaki pozisyonuna uygun olarak, 2019 yılının sonlarında ilan ettiği Avrupa Yeşil Mutabakatı ile de karbonsuz bir ekonomi hedefine yönelik olarak karbon piyasasını genişleteceğini göstermiştir.

Küçük ada devletleri, deniz seviyesinin yükselmesi ile tüm topraklarını kaybetme riski ile karşı karşıya olduklarından iklim değişikliği ile mücadelede en güçlü önlemlerin alınmasını savunmaktadır.
Afrika ve En Az Gelişmiş Ülkeler grubu, müzakerelerde finansal desteğin artırılması pozisyonundadır (Carbon Brief, 2015).

Suudi Arabistan ve Venezuela gibi büyük petrol rezervlerine sahip ülkelerden oluşan “Benzer Düşünen Gelişen Ülkeler” müzakerelerde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ayrımının ortadan kalmasına karşı çıkmakta, yani tarihsel sorumluluğu yüksek olan gelişmiş kapitalist ekonomilerin yükümlülük almasını ve uluslararası finansman akışının depolitize edilmesini (ENB, 2019) savunmaktadırlar.

Ekonomik olarak hızlı bir yükseliş kaydettikleri için G77 içinde çıkarları farklılaşan Çin, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika’nın oluşturduğu BASIC grubu ise kendi büyüme gündemlerini korumaya çalışmaktadır (Carbon Brief, 2015).

Japonya, Rusya, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeleri barındıran Şemsiye Grubu piyasaları iyileştirecek kuralların iyileştirilmesi ve iddialı hedefler benimsenesini savunmaktadır.

ABD ise kendi başına müzakerelerde ağırlığı olan bir aktördür. İklim rejiminin gelişimi süresinde ABD yönetimleri ortak eylemlere yaklaşıp uzaklaşmıştır. Bununla birlikte, müzakerelerden çekilmemiş, hep belirleyici aktör olmayı başarmıştır.

Türkiye ise, talihsiz bir şekilde BMİDÇS imzalandığında talihsiz bir şekilde Ek-1 ve Ek-2’ye dahil edildiğini. EK-2’den çıkmakla birlikte Ek-1’den de çıkması ve özel koşulları kabul edilerek mali destek alacak ülkelere dahil edilmesi gerektiğini savunan resmi politikasının ardından gitmektedir[1].

Kapsayıcı ve şeffaf görünen BMİDÇS müzakerelerinin arka planında, bu grupların özel gündemleri bulunmaktadır. Örneğin 2009 yılında düzenlenen COP15 sırasında ABD ve BRICS arasında yapılan özel müzakereler sonucunda “Kopenhag Mutabakatı” kaleme alınmıştır. Basına sızdırılan belgelere göre, ABD ve mutabıkları iklim değişikliği rejiminde gönüllü bir serbest piyasa yaklaşımını kabul ettirmek için yoksul ülkelere verilecek finansal desteği rüşvet olarak kullanmışlardır.

Belgelere göre, AB iklim müzakerecisi, ABD temsilcilerine fona çok ihtiyacı olmasından dolayı Küçük Ada Devletlerinin satın alınabilir bir müttefik olabileceğini söylemiştir. Bir başka belgede ise, ABD temsilcisinin, dönemin Afrika Birliği lideri olan Etiyopya Başbakanına Kopenhag Mutabakatını imzalamamaları halinde diplomatik ilişkileri durduracakları ve tüm finansal yardımı keseceklerine dair şantaj yaptığı kaydedilmiştir. Mutabakata, Ekvador, Bolivya, Venezuela, Sudan ve Tuvalu gibi güney ülkeleri karşı çıkmışlardır. Sonrasında, Ekvador ve Bolivya’nın ABD’den aldıkları mali yardım kesilmiştir (Huggins, 2017).

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ

Öncesinde BM ve Bretton Woods kuruluşlarının gündeminde olmamasına karşılık, 1972 yılında düzenlenen Stockholm Konferansından itibaren, uluslararası kuruluşlar ekonomik kalkınma ve çevresel bozulma arasındaki ilişkiye işaret etmeye başlamışlardır. Bu değişim, 70’li yıllarda, sanayileşmiş ülkelerde yaşanan çevre sorunlarına karşılık olarak özellikle atık yönetimi ve kirlilik kontrolü alanlarında çevre endüstrisinin gelişmesi ile paralellik göstermektedir (Pratt, ve Montgomery, 1997).
1992 yılında Rio de Janeiro’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı (United Nations Conference on Environment and Development – UNCED) sürdürülebilir kalkınma gündeminin dünya ölçeğinde üst sıralara taşınmasında önemli bir rol oynamıştır. Rio Konferansının sonucunda üç önemli uluslararası anlaşma imzalanmış ve Rio Deklarasyonu ile Gündem 21 kabul edilmiştir. Ayrıca, Rio Konferansında imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) bugünün uluslararası iklim değişikliği rejimini şekillendirmektedir.

Tüm bu çıktılara bakıldığında, Rio Konferansının, yönetişim anlayışını yerleştirmeyi ve Batı’da gelişen çevre teknolojisi ve normlarını gelişmekte olan pazarlara taşımayı hedeflediği görülmektedir. Rio Deklarasyonu[1] ve Gündem 21’de serbest piyasa çevreciliği anlayışının ağırlığı görülebilecektir. Rio konferansı, “küresel ekonominin kuzey ve güney arasındaki eşitsizliklerin giderilmesi amacıyla yeniden yapılandırılması ve kapitalist kalkınmanın büyüme sevdasının geride bırakılması” olarak sunulsa da esas sonucu sürdürülebilir kalkınma altında neo-liberal yaklaşımların kurumsallaştırılması olmuştur (Böhm ve ark., 2012a). Bu konferansla, çevre ve kalkınma birbirine zıt kavramlar olmaktan çıkarılmış, hatta çevrenin korunması için ekonomik kalkınmanın sağlanması ön şart olarak ortaya konulmuştur.

Elbette bu yaklaşımın inşasında, tüzüğünde “ekonomik büyüme çevre korumanın en iyi şekilde başarılması için gerekli koşulları sağlar” ifadesine yer veren ve uluslararası iklim değişikliği müzakerelerine aktif olarak katılan Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (The World Business Council for Sustainable Development-WBCSD) gibi kuruluşların temsil ettiği kapitalist tekellerin de rolü bulunmaktadır (Wallis, 2010).

BMİDÇS de Rio Konferansı ile uyumlu olarak, “yönetişim”, “kirleten öder”, “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluk” ve “uluslararası iş birliği” başlıklarının öne çıktığı bir uluslararası anlaşmadır. Bu ilkelerin işaret ettiği piyasa temelli mekanizmalar ve teknoloji transferinin teşviki, uluslararası iklim değişimi rejiminin neo-liberal politikaların etkisi altında geliştirildiğinin somut örneğidir.

BMİDÇS, iklim değişikliğini insanlığın ortak sorunu olarak tanımlamıştır. Bu tanımlama iklimin korunması için kimlerin eyleme geçmesi gerektiği konusundaki tartışmaları açmıştır. Bu doğrultuda BMİDÇS farklı kalkınma düzeyindeki ülkelerin “ortak fakat farklı sorumluluk” almaları gerektiği kabulü üzerine kurulmuştur. Bu ilke, tarihsel sorumluluğu yüksek olan gelişkin ekonomiye sahip olan devletlerin birincil olarak eyleme geçmesi gerektiğini ifade etmektedir. Elbette sorunun ortaklaştırılmış olması, iklimin değişmesinde sorumluluğu az da olsa tüm ülkelerin iklim değişikliği ile mücadeleye katılmaları gerektiği sonucunu doğurmuştur. Bu ilke ile, OECD üyeleri ve piyasa ekonomisine geçiş sürecindeki ülkeler olarak tanımlanan eski Varşova Paktı ve Birlik ülkelerinden oluşan Ek-1 ülkeleri, emisyon azaltımı yapmakla ve yalnızca OECD üyesi ülkelerden oluşan Ek-2’de yer alan zengin ülkeler ise Ek-1 dışında kalan ülkelerin emisyon azaltımı eylemlerine ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine uyum sağlamalarına destek olmak için mali yardımda bulunmakla yükümlü kılınmıştır (Şekil 3). Özetle, gelişmiş kapitalist ülkeler bu ilkeyi kabul ederek, Güney ülkelerine belli bir kalkınma düzeyine gelene dek destek vermeyi vadetmiş ve Güney ülkeleri ise bu aşamanın sonrasında iklim değişikliği mücadelesinin yükünü ortak olarak üstlenmeye razı olmuştur.

Şekil 3 BMİDÇS Ekleri

BMİDÇS’de yer alan kirleten öder ilkesi ise, piyasa temelli araçların uygulanmasının önünü açmaktadır. Bu ilke çıkışı itibarıyla ABD’de gelişen ulusal çevre politikaları kaynaklı olmakla birlikte, günümüzde tüm dünyada uygulanan çevre politikalarında önemli yer tutmaktadır. Kirleten öder ilkesi, kirliliğin bedelini kirliliği oluşturan tarafın karşılaması şeklinde tamamlanmaktadır. Ancak, tersinden, bu ilke, ücreti mukabilinde kirletme hakkının satın alınması anlamına gelmektedir. Emisyon ticareti ve karbon dengeleme (karbon ofseti) bu ilkenin uygulamalarıdır.

BMİDÇS’de ön plana çıkan bir diğer ilke, uluslararası iş birliğinin geliştirilmesidir. Gelişmiş kapitalist ülkeler, karbon piyasalarından elde edilen gelirlerin Dünya Bankası ve Küresel Çevre Fonu eliyle dağıtılması taraftarıdırlar. Bu kuruluşlar büyük oranda emperyalist devletlerin kontrolü altındadır. İklim değişikliği ile mücadele ve uyum önlemleri için mali desteğe ihtiyaç duyan ülkeler ise Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası fon kuruluşlarının ulusal egemenlik haklarına saldırdığını, bunun yerine BMİDÇS tarafından yönetilen ve doğrudan mücadele ve uyum için dağıtılan bir fona ihtiyaç duyduklarını dile getirmektedirler (Vidal, 2009).

KYOTO PROTOKOLÜ

BMİDÇS’nin imzalanmasından üç yıl sonra 3. Taraflar Konferansı’nda hukuki bağlayıcılığı olan bir uluslararası anlaşma ortaya konulması amacıyla Kyoto Protokolü imzalanmıştır. 1997 yılında kabul edilen Kyoto Protokolü, somut emisyon azaltımı hedeflerini içermektedir. Zayıf hukuki bağlayıcılığı ve yaptırımları olsa da Kyoto Protokolü, BMİDÇS Ek-1’de[1] yer alan ülkelerin sera gazı emisyonlarını 2008-2012 periyodunda 1990 yılındaki seviyenin %5,2 altına indirmelerini öngörmüştür. Kyoto Protokolü bu azaltımın uluslararası iş birliği ve teknoloji transferinin teşvik edilmesi, enerji tasarrufu ve verimliliğinin artırılması ve doğal karbon yutaklarının artırılması yoluyla gerçekleştirilmesini öngörmüştür.

Kyoto Protokolü’nde, bu hedefe ulaşılmasında kolaylaştırıcı olarak “esneklik mekanizmaları” olarak bilinen karbon piyasası ortaya konmuştur. Bu mekanizmalar piyasa temelli araçlar olan Ortak Uygulama (Joint Implementation-JI), Temiz Kalkınma Mekanizması (Clean Development Mechanism – CDM) ve Emisyon Ticareti’dir ve tümü iklim değişikliği ile mücadelenin “en az maliyetle” gerçekleştirilmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu araçların temel ekonomik gerekçesi, hedeflerin sağlanmasında toplam maliyetin düşürülmesi, “gelişmekte olan ülkeler”de sürdürülebilir kalkınmanın hızlandırılması ve yeşil ticaret için kârlı olanaklar yaratılmasıdır (Leonardi, 2017). Sayılan araçların tümünde, belgelenen her bir ton karbondioksit eşdeğeri azaltım sertifikalandırılarak alınıp satılır bir metaya dönüştürülmekte ve en fiyat etkin yatırımların piyasa eliyle oluşması beklenmektedir.

Uzun bir geçmişe sahip olan karbon piyasası fikri, Kyoto Protokolü müzakereleri sırasında sera gazı salımında birinci sırada yer alan ABD tarafından ortaya atılmıştır. ABD, izlediği neo-liberal ekonomik yaklaşıma uygun olarak, emisyon azaltımının ancak piyasa mekanizmaları yoluyla verimli ve fiyat etkin bir şekilde gerçekleştirilebileceğini savunmuştur (Böhm ve ark., 2012a). Emperyalist hiyerarşide alt sıralarda yer alan ülkelerin emisyon azaltımı için mali destek ve gelişmiş kapitalist ülkelere uygulanacak yaptırım beklentilerinin karşısında, ABD’nin Kyoto Protokolünü imzalamasını sağlamak amacıyla piyasa mekanizmaları yeğlenmiştir. ABD buna rağmen Kyoto Protokolünü imzalamamış, ancak karbon piyasaları Kyoto ile iklim değişikliği rejiminin belirleyicisi olarak kalmıştır.

Bu mekanizmalardan JI ve CDM proje temellidir ve karbon dengeleme (karbon ofseti), yani bir yerde salınan emisyonun başka bir yerde telafisine dayalıdır. Bu iki mekanizma arasındaki fark JI projesi taraflarının sayısal emisyon azaltımı hedefi bulunan Ek-1 ülkesi olması, CDM projelerinde ise yatırım yapan tarafın Ek-1, projenin gerçekleştirildiği tarafın ise ek dışı bir ülke olmasıdır. Buna göre, bir Ek-1 ülkesindeki kamu kuruluşu ya da bir şirket, dünyanın başka bir yerinde normal koşullarda gerçekleşmeyecek bir emisyon azaltımı projesine yatırım yaparak bu proje ile elde edilen azaltım miktarı kadar emisyon kredisi elde etmektedir.

Kyoto Protokolü çerçevesinde emisyon azaltım hedefi olan ülkeler yükümlülüklerini JI ya da CDM projelerinden elde edilen karbon sertifikaları yoluyla yerine getirebilmektedir. Kyoto Protokolünün 2008-2012 yılları arasını kapsayan ilk uygulama sürecinde İsveç ve Norveç bu yolu seçmişlerdir. JI ve CDM projelerinden elde edilen karbon kredileri aynı zamanda şirketler tarafından emisyon ticareti kapsamında da değerlendirilebilmektedir.

Özellikle CDM, gelişmiş kapitalist ülkelerin hükümetleri ve şirketlerine “düşük karbonlu bir ekonomi” için sorumluluklarını devretme olanağı sağlamıştır. Dünya Bankası’nın tanımıyla “sera gazları atmosferde homojen bir şekilde bulunmaktadır, dolayısıyla Dünyanın herhangi bir yerinde azaltılmaları aynı etkiyi sağlayacaktır” (Böhm ve ark, 2012b). CDM projeleri, kendi emisyon azaltımı hedefi bulunmayan ülkelerde daha “temiz” kalkınma yollarının izlenmesini hedeflemiştir. Bu yolla, Şekil 3’te de görüleceği gibi, özellikle yenilenebilir enerji yatırımları, maliyetlerin ve denetimlerin düşük olduğu ülkelere kaymıştır. CDM projelerinden elde edilen karbon kredileri emisyon azaltım hedefi bulunan taraflarda gerçek bir azaltım sağlamamış, hatta bazı durumlarda projelerin gerçekleştirildiği ülkelerde emisyon artışına yani iklim değişikliğine olumsuz etkiye neden olmuştur (Böhm ve ark, 2012a). Ayrıca, bu projelere ilişkin ekolojik kaygılar da bulunmaktadır[1]. CDM projelerinin uygulamada ülkelerin sürdürülebilir kalkınma süreçlerini destekleyici olması ve emisyon azaltımına ilave katkı yapması, karbon kaçağı olarak nitelendirilen emisyonların ek dışı ülkelere kayması olgusunu engellemek için şart olarak konulmuş olsa da pratikte işlememiştir. Kyoto Protokolünün yürürlüğe girmesinden itibaren gelişmiş kapitalist ülkelerin ek dışı ülkelere yaptıkları yatırımlar üzerinden elde ettikleri karbon kredileri kayda değer bir boyuta erişmiştir. Emperyalist hiyerarşide alt sıralarda yer alan ülkelerin yeni kalkınma projeleri daha düşük maliyetli ve kolay hayata geçirilebildiği için, gelişmiş kapitalist ülkeler CDM projelerine oldukça çok ilgi göstermiş, hatta emisyon azaltımı gerçekleştirmektense karbon kredisi satın almayı tercih etmişlerdir (Leonardi, 2017).

Şekil 4 CDM Projelerinin Dağılımı (Kaynak: https://cdm.unfccc.int/Projects/MapApp/index.html)

Emisyon ticareti sistemi (ETS) ise sistemin kapsadığı işletmelere tahsis edilen emisyon izinlerinin şirketler veya üçüncü taraflar eliyle alınıp satılmasıdır. Programının kapsadığı işletmelere toplam bir emisyon sınırı getirilir ve sonrasında açık artırma yoluyla ya da tarihsel emisyonlarına dayanarak belli miktarda emisyon izni tahsis edilir. Bu tahsisatlar, ETS içinde alınıp satılabilir. İşletmeler, uygulama dönemi sonunda, yetkili mercilere ellerindeki tahsisatların gerçekte saldıkları emisyonları karşıladığını göstermek durumundadır. Bu doğrultuda, kendilerine tahsis edilen ya da açık artırma ile satın aldıkları emisyon izinleri yeterli gelmediğinde, piyasadan emisyon izni satın almaları gerekmektedir. Kyoto Protokolü çerçevesinde küresel ölçekte merkezi bir ETS kurulmamıştır ancak günümüzde ilki AB’de kurulmuş olan çok sayıda ETS bulunmaktadır ve nicelerinin de kurulması planlanmaktadır (Şekil 5).

Kyoto protokolü altında tanımlanan karbon piyasaları dışında bu rejime dahil olmayan gönüllü karbon piyasaları da bulunmaktadır. Bu daha ziyade ek-1’de yer alan ülkelerdeki şirketlerin kendi emisyonlarını karşılamak üzere başvurduğu bir piyasadır. CDM ile aynı mantıkla işlemektedir. Şirketler karbon kredilerini “temiz teknoloji” transferine ihtiyacı olan Güney ülkelerinde daha az maliyetle kazanabilmektedir (Böhm ve ark, 2012a). Kyoto protokolü kabul edildiğinde BMİDÇS’ye taraf olmadığı için sayısal azaltım hedefi almamış olan Türkiye de karbon piyasalarına bu yolla katılmakta ve ayrıca Paris Anlaşmasına taraf olmamasına rağmen AB üyeliği müzakereleri de zayıflamasına rağmen AB uyum çalışmaları de ETS kurmaya yönelik çalışmalarda bulunmaktadır. 2017 yılı itibarı ile Türkiye’de gönüllü karbon piyasalarında işlem gören karbon kredilerini sağlayan 232 yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği projesi hayata geçirilmiştir (Turhan ve Gündoğan, 2019).

Şekil 5 Emisyon Ticareti Sistemleri haritası (Kaynak: https://icapcarbonaction.com/en/ets-map)

Kyoto Protokolü çerçevesinde hedeflenen emisyon azaltımı, birinci taahhüt dönemi içinde her yıl 1990 yılına göre 1 Gt daha az karbon emisyonu salımına denk düşmektedir. 2008-2012 arasında uygulanan birinci taahhüt döneminin ardından 38 ülke toplamda her yıl 2 Gt karbon emisyonu azaltımı gerçekleştirmişlerdir. Bu Kyoto Protokolünün hedefine ulaşıldığı gibi bir sonuca işaret etse de Protokolün sayısal hedefinin arka planına bakıldığında farklı bir tablo göze çarpmaktadır. Protokol 1997 yılında imzalandığında Sovyetler Birliğinin çözülmesinin ardından ciddi ekonomik çöküş ile karşı karşıya kalan ve Ek-1’de yer alan Varşova Paktı ve Birlik ülkelerinin karbon emisyonları hali hazırda 2.2 Gt azalmış durumdaydı. Bu nedenle, Polonya, Romanya Çekya azaltım taahhütlerinden arta kalan karbon kredilerini satışa sunabilmişlerdi. Dolayısıyla Kyoto Protokolünün hedefleri yüksek belirlenmişti. Bunun yanı sıra, karbon sınırlamaları nedeniyle özellikle Çin’e kayan üretim, azaltım taahhüdü olan ülkelerin emisyonlarının düşmesine neden olmuştu. Ayrıca, başta Japonya ve AB-15[1] ülkeleri olmak üzere, 10 üye devlet emisyon azaltım hedefine ancak karbon kredisi satın alarak ulaşmıştı. Karbon kredilerinin merkezi ise, JI projeleri için Rusya ve Ukrayna, CDM projeleri için ise Çin, Hindistan, Güney Kore ve Brezilya idi (Shishlov ve ark, 2016). Tüm bunlar bütün olarak değerlendirildiğinde, emisyon azaltımının tamamının Kyoto Protokolüne mal edilemeyeceği ortaya çıkmaktadır.

Literatürde Kyoto Protokolünün eksikliklerine ilişkin çok sayıda inceleme bulunmaktadır. Ancak, Kyoto Protokolünün iklim krizini çözmeye yönelik etkisine ilişkin güvenilir hiçbir çalışma bulunmamaktadır. Dünya Bankası raporlarında dahi Kyoto Protokolünün karbon emisyonlarını azaltma konusunda çok küçük bir etkisinin olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, emisyon ticareti sistemleri yolsuzluk, dolandırıcılık ve spekülasyona[2] açık güvenilirliği düşük sistemlerdir (Leonardi, 2017).

Kyoto Protokolünün 2013-2020 yıllarını kapsayan ikinci taahhüt dönemi ise tam anlamıyla başarısızlık örneği olarak değerlendirilmektedir. 2012 yılında Doha’da yapılan 18’inci Taraflar Konferansı’nda alınan karar uyarınca, Kyoto Protokolü 2020 yılına kadar sürecek ikinci yükümlülük dönemi başlatılmış ancak söz konusu karar yeterli imzaya ulaşmadığı için ancak 2016 yılında yürürlüğe girmiştir.

Bütün bunlarla birlikte, Kyoto Protokolü yaptırımları olan bir uluslararası hukuk belgesi olarak ömrünü tamamlamaktadır.

PARİS ANLAŞMASI

Kyoto Protokolünün ikinci taahhüt döneminin sona erecek olmasından dolayı taraflar, 2020 sonrası sürecin yol haritası ve somut hukuki çerçevesi olarak 2015 yılında düzenlenen 21. Taraflar Konferansı’nda Paris Anlaşması’nı kabul etmişlerdir. 2016 yılında dünya emisyonlarının %55’ini oluşturan 55 ülkenin imzalaması şartının sağlanması ile yürürlüğe giren Paris Anlaşması küresel ısınmanın durdurulamayacağı kabulüyle, ısınmanın sanayileşme öncesi döneme göre 2ᵒC hatta mümkünse 1,5ᵒC ile sınırlandırmayı hedeflemektedir.

Paris Anlamasının bağlayıcılığına ilişkin tartışmalar bulunmaktadır. Kyoto Protokolünün aksine Paris Anlaşmasında yaptırım mekanizması tanımlanmamıştır. Ayrıca, sayısal emisyon azaltım hedefi atama yöntemi Paris Anlaşmasında yerini üye devletlerin kendilerinin belirleyeceği oranda iklim değişikliği ile mücadeleye katkıda bulunmalarını bırakmıştır. Kyoto Protokolünün ikili ek sistemi terk edilmiş, tüm tarafların küresel ısınma ile mücadeleye katılmaları öngörülmüştür. Tarafların ulusal katkılarını ulusal egemenlikleri çerçevesinde belirlemeleri öngörülmüştür. Bu doğrultuda taraflar kendi belirledikleri sektörlerde, kendi belirledikleri yöntemlerle, kendi belirledikleri miktarda emisyon azaltımı yapmayı taahhüt etmektedir. Ayrıca, Paris Anlaşmasının yapısı gereği, ulusal azaltım taahhütlerinin tamamı gönüllüdür.

Paris Anlaşmasının nasıl uygulanacağı konusunda müzakereler hala sürmektedir. 2018 yılında Katoviçe’de düzenlenen COP24 sonucunda Paris Anlaşması’nı uygulanmasına dair Kural Kitabı kabul edilmiştir. Ancak, Paris Anlaşmasının 6. Maddesinde düzenlenen ve ulusal taahhütlerin kuvvetlendirilmesi amacıyla ortaya konulduğu söylenen emisyon ticareti mekanizması üzerinde anlaşma sağlanamamaktadır.

Paris Anlaşması’nın 6. Maddesi, uluslararası transfer edilebilir karbon birimlerinin (Uluslararası transfer edilebilir azaltım çıktısı - ITMO) tanımlanması, Kyoto Protokolü’nde yer alan CDM yerine geçecek sürdürülebilir kalkınma mekanizmasının (Sustainable Development Mechanism – SDM) oluşturulması ve piyasa dışı mekanizmaları kapsamaktadır.

Taraflar, ITMO’ların tanımlanması ve SDM’nin oluşturtulması konusunda, Paris Anlaşması’nın tabandan yukarıya adem-i merkeziyetçi yapısının zedeleneceği konusunda kaygılarını diye getirmektedir. Ulusal egemenlik kavramı, metodolojide standartlaşmanın dahi önüne geçebilmektedir. Tarafların karbon azaltımlarını hesaplama yöntemlerinde özgür olmaları gerektiği savunulmaktadır. SDM projelerinin onaylanması için BMİDÇS altında kurulacak onay merciinin taraflarla olan ilişkisi ve merkezileşme düzeyinin Paris Anlaşması’nın gönüllülük ilkesini zedeleyeceği düşünülmektedir. Bunun dışında, kurulması öngörülen küresel karbon piyasası ile ilgili CDM kredilerinin yeni piyasada işlem görebilmesi, emisyon birimlerinin mükerrer sayılmasının engellenmesi ve piyasanın gerçekten azaltımı teşvik etmesi için tasarım kriterleri gibi teknik konular da hala netlik kazanmamıştır.

Başta Brezilya, Çin ve Hindistan, Kyoto Protokolü döneminde CDM projeleri üzerinden elde ettikleri karbon kredilerini Paris Anlaşmasının yeni piyasasında kullanmak istemekte ancak bu talepleri CDM projelerindeki karbon azaltımının şaibeli olması nedeniyle genel kabul görmemektedir. Brezilya ayrıca, karbon kredilerinin mükerrer sayımının engellenmesi konusundaki kurallara da karşı çıkmaktadır. Oysa ki, pek çok taraf, satılan bir emisyon kredisinin satın alanın hedefinden düşürülürken satan tarafın ulusal hedefine eklenmesi gerektiğini savunmaktadır (Farand, 2019).
Piyasa dışı mekanizmalar ise, piyasa temelli araçların kullanılmasına şiddetle karşı çıkan Venezuela ve Bolivya’nın önerisiyle Sözleşme’ye dahil edilmiştir. Bu mekanizmaların kalkınma yardımı benzeri bir piyasa dışı bir mali mekanizma olarak kurgulanacağı öngörülmekle birlikte, nasıl çalışacağı belirlenememiştir.

SONUÇ

İklim değişikliğinin mücadele edilmesi gereken bir bilimsel gerçek olduğu uluslararası kamuoyunda başlangıçta dirençle karşılanmış olsa da günümüzde gündeme yerleşmiş ve barındırdığı “fırsatlara” odaklanılmaya başlanmıştır.
Küresel siyasi iklimin değişmesi ile iklimin değişikliğinin ele alınışı arasında bir bağ bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Keza, iklim değişikliği rejiminin şekillenmesinde dünya konjonktürünün etkileri izlenebilmektedir. Neo-liberalizmin hakimiyeti, karbon ticaretini uluslararası iklim değişikliği rejiminin merkezine yerleştirmiş durumdadır.

Paris anlaşması ile uluslararası iklim değişikliği rejimi merkezi idare öngören Kyoto Protokolünden, merkezi idare öngörmeyen (ademi-i merkeziyetçi) bir yapıya geçiş yapmıştır. “Küreselleşme” gölgesinde merkezileşme korkusuyla metodolojik standartlaşma dahi hayata geçirilememektedir.

Kyoto Protokolü ile ortaya konulan karbon ticareti sistemlerinin başarısızlığı ortada olmasına rağmen Paris Anlaşması piyasa araçlarına bağlılığı daha da artırmıştır. Kyoto protokolündeki tarihsel sorumluluk perspektifi de Paris anlaşması ile birlikte terk edilmiş, değişen dünya konjonktürü ile de paralel olarak Kuzeyden Güneye teknoloji ve fon transferi anlayışı Güney-Güney iş birliğini de kapsayacak şekilde genişletilmiştir.

Gelinen noktada, Paris Anlaşması ile karbon ticareti sistemlerinin birbirine bağlanmasıyla küresel ölçekte bir emisyon ticareti sistemi kurulmasının planlandığı görülmektedir. Bu şekilde, atmosferin koca bir işletmeye dönüştürülmesi sağlanacaktır. Bu çerçevede, Dünya Bankası ve uluslararası kalkınma bankaları gibi fon kuruluşlarının atmosfer işindeki ağırlığının bağımlılık ilişkilerini daha da derinleşeceği öngörülebilir.
Paris Anlaşması’nın adem-i merkeziyetçi ve esnek yapısı, ile ikinci dünya savaşı sonrası dönemi yansıtan iki kutuplu BM diplomasisinin terk edilerek çok taraflılığın yerleştirildiğini düşündürebilir. Ancak, uluslararası iklim değişikliği rejiminin emperyalist güç dengeleri çerçevesinde birkaç aktörün belirleniminde olduğu söylenebilir.

ABD, Paris Anlaşmasından çekilmesine rağmen G20 gibi oluşumlar ve Dünya Bankası gibi fon kuruluşlarındaki ağırlığı nedeniyle müzakerelerdeki yerini korumaktadır. AB, öncü rol üstlenerek Yeşil Avrupa Mutabakatıyla “ilk ve en hızlı hareket eden” küresel aktör olarak ekonomik fırsatları yakalamayı hedeflemektedir (EC, 2019). Çin, emperyalist hiyerarşide tırmanırken “yeşil plan” ile karbon yoğunluğunu düşüreceğine dair mesaj vermekte, emisyon azaltımı için ise zaman kazanmaktadır. Brezilya ise kalkınma paradigmasını devam ettirmektedir.

Literatürde birçok yazar karbon piyasalarını iklim değişikliği ile mücadele için uygun bir araç olarak görmektedir. Piyasaların ekonomik teşvik yaratarak küresel ekonominin karbonsuzlaştırılması için yatırıma olanak tanıyacağı, yalnız piyasaların iyi işlemesi için iyi tasarlanması gerektiği değerlendirilmektedir. Aksine, Kyoto Protokolünün uygulanması sürecinde görüldüğü üzere, piyasa mekanizmaları yapısal olarak iklim değişikliği dahil herhangi bir çevresel soruna dair etkin bir çözüm sunmaktan uzaktır. Esas olarak kâr motifiyle hareket eden karbon piyasaları, yeşil ekonomi söyleminin bir parçası olarak, “ekosistem hizmetleri ve malları”nın fiyatlandırılması ve parasallaştırılması ile kapitalist birikimin yayılmasını kolaylaştırmak amacıyla uygulanan bir araçtır (Böhm ve ark, 2012a).

İklim değişikliği ile mücadelenin karbon emisyonlarının azaltılmasından geçtiği kabul edildiğinde, azaltımın esas amacı kâr sağlamak olan serbest piyasaya bırakılması amacın yerine getirilememe olasılığının baştan kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Piyasaların “iyi” işlemediği durumlar için gerekçeler bulunması ve krizlerin daha iyi tasarımlarla aşılabileceğinin kabul edilmesi ise karbon emisyonlarının azaltılmasında bir handikap oluşturmaktadır. Azaltım ancak, piyasanın insafına terk edilmeden, hedeflenen toplumsal gelişim hattında üretimin ve tüketimin küresel ölçekte planlanması ile mümkün olacaktır. Teknoloji bu planlamanın önemli bir bileşeni olmakla birlikte, toplumsal yaşamın bir bütün olarak ele alınmaması halinde etkisiz kalacak bir araçtır.

Bu doğrultuda, iklim değişikliği ile mücadelede uluslararası ölçekte güce ve etkinliğe sahip sosyalist bir odak oluşmadığı müddetçe emperyalist sistem içindeki ülkelerin ve buna entegre olarak oluşturulan uluslararası yapıların bu soruna çözüm üretmesi mümkün görünmemektedir.


[1] Dünya piyasalarını düzenlemek, kalkınmayı sağlamak ve yeni krizleri önlemek için 1944 yılında kurulan IMF ve Dünya Bankası. Dünya Bankası geri kalmış ülkelerin “kalkınma”sına yardımcı olmak üzere, kredi sağlama görevi üstlenmiştir.

[2] Bkz. http://www.mfa.gov.tr/bm-iklim-degisikligi-cerceve-sozlesmesi.tr.mfa  ve https://iklim.csb.gov.tr/muzakerelerdeki-mevcut-durum-i-4377

[3] Bkz. Madde 12 ve 16

[4] BMİDÇS Ek-1ülkeleri Kyoto Protokolü’nün Ek-B ülkeleridir.

[5] Örnek projeler için bkz. Watch, C. M. (2018). The clean development mechanism: local impacts of a global system. Carbon Market Watch, Brussels, 7.  https://carbonmarketwatch.org/wp-content/uploads/2018/10/CMW-THE-CLEAN-DEVELOPMENT-MECHANISM-LOCAL-IMPACTS-OF-A-GLOBAL-SYSTEM-FINAL-SPREAD-WEB.pdf

[6] Avrupa Birliği’nin 2004 genişlemesi öncesindeki üyeleri

[7] ETS’leri içinde işlenebilecek suçlara ilişkin detaylı inceleme için bkz. https://www.interpol.int/content/download/5172/file/Guide%20to%20Carbon%20Trading%20Crime.pdf


KAYNAKLAR

Böhm, Steffen & Misoczky, Maria & Moog, Sandra. (2012a). Greening Capitalism? A Marxist Critique of Carbon Markets. Organization Studies. 33. 1617-1638. 10.1177/0170840612463326.

Böhm, S., Murtola, A. M., & Spoelstra, S. (2012b). The Atmosphere Business, Ephemera: theory            and politics in organization. ephemera theory & politics in organization, 12(1-2), 1-11.

Carbon Brief, (2015). Interactive: the UNFCCC negotiating alliances. Erişim tarihi: 20.04.2020. https://www.carbonbrief.org/interactive-the-negotiating-alliances-at-the-paris-climate-conference

EC, (2019). The European Green Deal sets out how to make Europe the first climate-neutral continent by 2050, boosting the economy, improving people's health and quality of life, caring for nature, and leaving no one behind. Press release. Erişim tarihi: 20.04.2020 https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/IP_19_6691

ENB, (2019). Earth Negotiations Bulletin. Volume 12 Number 765. https://enb.iisd.org/vol12/enb12765e.html?&utm_source=enb.iisd.org&utm_medium=feed&utm_content=2019-12-03&utm_campaign=RSS2.0

Farand, C. (2019). What is Article 6? The issue climate negotiators cannot agree. Erişim tarihi: 20.04.2020 https://www.climatechangenews.com/2019/12/02/article-6-issue-climate-negotiators-cannot-agree/

Foster, J. B., Holleman, H., & Clark, B. (2019). Imperialism in the Anthropocene. Monthly Review, 71(3).

Hansen, J., & Sato, M. (2016). Regional climate change and national responsibilities. Environmental Research Letters, 11(3), 034009. https://iopscience.iop.org/article/10.1088/1748-9326/11/3/034009

IPCC, (2013). Climate Change 2013: The Physical Science Basis. Contribution of Working Group I to the Fifth Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change [Stocker, T.F., D. Qin, G.-K. Plattner, M. Tignor, S.K. Allen, J. Boschung, A. Nauels, Y. Xia, V. Bex and P.M. Midgley (eds.)]. Cambridge University Press, Cambridge, United Kingdom and New York, NY, USA, 1535 pp.

IPCC, 2018: Summary for Policymakers. In: Global Warming of 1.5°C. An IPCC Special Report on the impacts of global warming of 1.5°C above pre-industrial levels and related global greenhouse gas emission pathways, in the context of strengthening the   global response to the threat of climate change, sustainable development, and efforts to eradicate poverty

Leon Sealey-Huggins (2017) ‘1.5°C to stay alive’: climate change, imperialism and justice for the Caribbean, Third World Quarterly, 38:11, 2444-2463, DOI: 10.1080/01436597.2017.1368013

Leonardi, E. (2017). Carbon trading dogma: Theoretical assumptions and practical implications of global carbon markets. Ephemera: Theory and Politics in Organization, 17(1), 61-87.

Newell, P., & Paterson, M. (2010). Climate capitalism: global warming and the transformation of the global economy. Cambridge University Press.

NOAA, (2020). National Oceanic & Atmospheric Administration, Earth System Research Laboratories, Global Monitoring Laboratory, Erişim tarihi: 24.04.2020. https://www.esrl.noaa.gov/gmd/ccgg/trends/monthly.html

Olhoff, A., & Christensen, J. M. (2018). Emissions Gap Report 2018.

Pratt, L., & Montgomery, W. (1997). Green imperialism: Pollution, penitence, profits. Socialist Register, 33(33).

Riley, T., (2017). Just 100 companies responsible for 71% of global emissions, study says. Erişim Tarihi: 20.04.2020.https://www.theguardian.com/sustainable-business/2017/jul/10/100-fossil-fuel-companies-investors-responsible-71-global-emissions-cdp-study-climate-change

Shishlov, I., Morel, R. & Bellassen, V. (2016) Compliance of the Parties to the Kyoto Protocol in the first commitment period, Climate Policy, 16:6, 768-782, DOI: 10.1080/14693062.2016.1164658

Turhan, E. & Gündoğan, A.C.  (2019) Price and prejudice: the politics of carbon market establishment in Turkey, Turkish Studies, 20:4, 512-540, DOI: 10.1080/14683849.2018.1533821

Vidal, J. (2009). Copenhagen summit: It's money that matters in the backroom talks. Erişim tarihi: 20.04.2020 https://www.theguardian.com/environment/2009/nov/29/financial-negotiations-money-copenhagen-summit

Wallis, V. (2010). Beyond green capitalism. Monthly Review, 61(9), 32-48.

BAA Sosyalist Gelecek ve Planlama Bahar-2020 Çalıştayı Katkıları

Erhan Nalçacı

Öncelikle bildiriyi hazırlayan İklim Değişikliği ve Çevre Komisyonuna teşekkür ederim. Çünkü sera gazı ve buna bağlı olarak atmosfer sıcaklığında artışla emperyalist düzen içinde mücadelenin nasıl piyasalaştırıldığı ve nasıl bir hileye dönüştüğünü çok iyi ortaya koymuş.

Bu çalışmayı derinleştirmek için bazı sektörlerdeki tekellerin etkinliğine bakmanın yararı olacağını sanıyorum. Örneğin, otomotiv sanayi, petrol tekelleri veya çelik tekelleri.

Otomotiv sektöründe tüketimi nasıl yönlendirdikleri, bankalarla ilişkileri, emisyonu az göstermek için yaptıkları hileler, emisyon piyasasında emperyalist müdahaleler vb. Bu şekilde günü kurtarmak isteyen sermaye çok daha fazla teşhir edilebilir ve sosyalist toplumda atmosfer sıcaklığının artmasına nasıl müdahale edeceğimiz ortaya konabilir.


Akif Akalın

Merhaba,

İklim raporuna ilişkin düşüncelerim.

Yine öncelikle emeği geçenlere teşekkürler.

Arkadaşlarımız yazının girişinde:

"Bu çalışmada, iklim değişikliği politikaları yukarıda sayılan boyutlarıyla incelenecek ve iklim değişikliği politikalarının gelişimindeki etmenler araştırılacaktır".

diyerek önce bizi iklim değişikliği konusunda bilgilendiriyor, sonra müzakereleri "(BM) ve Bretton Woods kurumları" belirliyor diyorlar.

Daha sonra bu konuda çeşitli ülkelerin ve emperyalist güçlerin konumlarını, sürecin nasıl ilerlediğini, anlaşmaları görüyoruz.

Gerçekten çok detaylı bir bilgilendirme fakat açıkçası ben bu raporda "kendimizi" bulamadım.

Raporun son paragrafında:

"Bu doğrultuda, iklim değişikliği ile mücadelede uluslararası ölçekte güce ve etkinliğe sahip sosyalist bir odak oluşmadığı müddetçe emperyalist sistem içindeki ülkelerin ve buna entegre olarak oluşturulan uluslararası yapıların bu soruna çözüm üretmesi mümkün görünmemektedir".

ifadesi var. Fakat "sosyalist odak" bu konuda ne yapacak bilemiyoruz. Yazıdan emperyalist güçlerin iklim politikasını ve bunun sorunu çözemeyeceğini çok iyi öğrenebiliyoruz, fakat sosyalistlerin soruna nasıl sorun getireceği eksik kalıyor.

Diğer yandan bence bu rapor, "Enerji Raporu" önerileriyle birlikte yeniden gözden geçirilmeli. Eğer sosyalistler CO2 düzeyinin örneğin 350 ppm altına indirilmesi gerektiğini savunuyorsa, bunun mesela sanayi ve enerji planlamamızdaki karşılığı ne olacak? Enerji raporunu hazırlayan arkadaşlar, raporlarındaki önerileri iklim raporuna göre gözden geçirebilir diye düşünüyorum.

Teşekkürler


Iraz Akış

İklim değişikliği ve bu konuya uluslararası alanda verilen yanıtlar, önerilen müdahale yöntemleri bu bildiride sunulduğu üzere serbest piyasa ekonomisinin bir parçası haline geldiğinden bu yaklaşımın eş zamanlı olarak siyasi-ideolojik yansımaları da oluyor. Aşağıda sunulan görüş ve öneriler bu çerçevede değerlendirilebilir.

1. Bildiride geçen "Küresel siyasi iklimin değişmesi ile iklimin değişmesi arasında bir bağ bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır." ifadesi siyasetin bu konudaki yaklaşımına işaret ediyor, ancak sanırım küresel siyasi iklimin değişimi ile iklimin değişmesine yaklaşım arasında bir bağ olduğu anlatılmak isteniyor. İfadenin bu şekilde revize edilmesi doğru vurgu açısından iyi olacaktır.

Yıllar içinde konuya yaklaşımla ilgili değişikliklerin bilim dünyasında, medya ve kamuoyunda da etkileri oldu. İklim değişikliğinin bilimsel bir gerçek olması bir yana, konunun piyasa koşullarına entegre edilme çabalarının bilimsel araştırmalar, bu araştırmaların maddi kaynakları, araştırma sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılma yöntemleri üzerine etkileri de değerlendirilebilir. Mevcut örnekler varsa, bildirinin odağını değiştirmeyecek şekilde kısaca sunulabilir.

2. Bildiride üretimden kaynaklanan emisyon oranları ile kişi başına tüketimden kaynaklanan emisyon oranlarının birlikte sunulması çok iyi olmuş.  İklim değişikliğiyle mücadelede bireysel önlemlerin öne çıkartıldığını görüyoruz. Sorumluluğun bireylere yüklenmesiyle asıl hedef gözden kaçırılıyor. Bildirinin bu bölümüne konuyla ilgili bir cümle eklenebilir.

3. Rio Konferansı'nın ele alındığı bölümde aşağıdaki paragraflar yer almaktadır.

"Bu konferansla, çevre ve kalkınma birbirine zıt kavramlar olmaktan çıkarılmış, hatta çevrenin korunması için ekonomik kalkınmanın sağlanması ön şart olarak ortaya konulmuştur.

Elbette bu yaklaşımın inşasında, tüzüğünde “ekonomik büyüme çevre korumanın en iyi şekilde başarılması için gerekli koşulları sağlar” ifadesine yer veren ve uluslararası iklim değişikliği müzakerelerine aktif olarak katılan Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (The World Business Council for Sustainable Development-WBCSD) gibi kuruluşların temsil ettiği kapitalist tekellerin de rolü bulunmaktadır (Wallis, 2010). "

Söz konusu kapitalist tekeller olduğunda çizilen tablo doğrudur. Ancak birinci paragraftaki "çevre ve kalkınma birbirine zıt kavramlar olmaktan çıkarılmış" ifadesindeki eleştiri, genel geçer bir eleştiri olabilir mi? Çevre ve kalkınma her koşulda birbirine zıt kavramlar mıdır?

4. Bildirinin sonuç kısmında emisyonların azaltılması için gerekli koşullar genel bir çerçeve içinde sunulmuştur. BAA İklim Değişikliği ve Çevre Komisyonu, ilerleyen çalışmalarında; (1) üretim tarzındaki değişikliğin sunacağı olanakları tartışmaya açabilir, (2) toplumsal yaşamın rolü başlığını açabilir, (3) iklim değişikliği konusunun ideolojik boyutunu, bilimsel üretimden kamuoyunda tartışılma biçimine kadar farklı boyutlarıyla ele alabilir.


Turgut Yıldız

Bir sonraki çalıştaylarda ABD emperyalizmini teşhir edici işler yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum. İklim değişikliğinde ABD’nin tarihsel ve güncel sorumluluğu oldukça fazla. Mevcut önlemlere eleştirel baktığımızı gözeterek bunlara bile katılmadıklarını, hem hoyratça dünyayı tüketmeye devam edip hem de uluslararası kuruluşları manipüle ettiklerini teşhir etmek faydalı olacaktır.

Örneğin, ABD temsilcisinin, dönemin Afrika Birliği lideri olan Etiyopya Başbakanına Kopenhag Mutabakatını imzalamamaları halinde diplomatik ilişkileri durduracakları ve tüm finansal yardımı keseceklerine dair şantaj yapması gibi.

Rio Konferansı ve Kyoto protokolünde SSCB ülkelerinin ele alınışını da kapsayacak bir çalıştay bildirisi veya BAA raporu hazırlanmasını öneriyorum.  

BMİDÇS Ek-1 ve Ek-2 ülkelerinin belirlenme sürecinde emperyalist ülkelerin diğerlerine belli bir kalkınma düzeyine gelene dek destek vermeyi vadetmesi ve ülkelerin bu aşamanın sonrasında iklim değişikliği mücadelesinin yükünü ortak olarak üstlenmeye razı olması sürecini biraz daha açmanın ve emperyalizm bağlamında incelemenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Kyoto Protokolü 1997 yılında imzalandığında Sovyetler Birliğinin çözülmesinin ardından ciddi ekonomik çöküş ile karşı karşıya kalan Varşova Paktı ve Birlik ülkelerinin karbon emisyonları hali hazırda 2,2 Gt azalmış durumdaydı. Bu nedenle, Polonya, Romanya Çekya azaltım taahhütlerinden arta kalan karbon kredilerini satışa sunabilmişlerdi deniyor. Bu başlıkta:

Bu işin alışveriş boyutu nasıl oldu?

Buradan nasıl bir gelir elde edildi?

Kredileri kim satın aldı?

SSCB ekseninden kopan bu ülkelerdeki iktidarların finanse edilmesi için anlamlı bir miktar oluştu mu?


Zelal Özgür Durmuş

  • Birleşmiş Milletler (BM) çerçevesinde belirlenen çeşitli uluslararası protokollerin piyasa ilişkileri içerisinde nasıl işlevsizleştiği ya da duruma uygun bir form aldığı anlatılmış. Mevcut pratiği sergilemek çok kıymetli. Ancak bu kurular sistem açısından vazgeçilir değil. Hatta Covid-19 salgını sonrası uluslararası örgütlerin görünürlük düzeyinin artacağını, kamuoyu beklentisine yanıt olarak öne çıkarılacağını tahmin edebiliriz. Bu çelişkili durumu görünür hale getirmek için kurumsal ilişki ağını da ifşa etmek gerekir diye düşünüyorum. Finansal olarak emperyalist devletlere bağımlı bu kurumların hukuki karşılığı nedir, tavsiyeleri niye uygulanmıyor, niye bir yaptırımı olmuyor, ülke bazındaki ekonomik programla çelişince ne yapılır vb. soruları araştırabiliriz. Yapısal bir analiz yapmak mümkün diye düşünüyorum.

  • Paylaşılan ekonomi değerlendirme metininden de okuduğumuz üzere mevcut ekonomik küçülmeyi durdurmak ve büyütmek için kalkınmacı veya planlı bir adımın atılması, uzun süredir tek geçerli parametre olan liberal işleyişte mümkün değil. Bu metinden de karbon emisyonunu azaltmak için üretim sektöründe yapılması beklenen dönüşümün, sistem içi anlamda dahi kalkınmacı modele oturmadığı, salt ekonomik büyüme hedefli şekillendiğini anlıyorum. Yani yeşil ürünler ve karbon piyasası pazar genişletme ve bu pazarı finansallaştırma üzerine kurulu gibi. Bu durum yine ekonomi metninde belirtildiği gibi yeni teknolojik sektörlere yönelerek büyüme konusuyla ilişkilendirilebilir geliyor. Var olan üretim biçimlerden vazgeçilmeden, yeni yeşil teknolojik sektör gerek eski teknolojinin el değiştirmesiyle gerek tehlike arz eden ve emek yoğun işlerin coğrafya değiştirmesiyle ya da ihtiyaçtan bağımsız arz edilerek talebin ikiye üçe çıkarılmasıyla rekabet içerisinde yükselmekten başka bir ufukla hareket etmiyor. Bu rekabetçi düşünceyle üretim biçimini geliştirmenin sınırlarını, toplumsal fayda sağlamayacağını örnekleyebiliriz. Biyoteknoloji sektörünün de kendini üretken sermaye olarak tanımlayıp hem “ekolojik” arayışlar bağlamında hem emek verimliliği bağlamında alan yaratmaya çalışacağı aşikar. Kesişecek noktaları ileride işlemek faydalı olacaktır.

  • İdeolojik tartışmayı ilerletmemiz gerektiğini, bu konuda başlı başına ayrı bir metin yazmanın iyi olacağını düşünüyorum. İklim felaketinin eşiğindeyiz, insan kaynaklı değişim gibi söylemlerin neden doğru formülasyonlar olmadığını anlatmalıyız. İklim eylemlerinin içeriksizliğin, sıradan insana korku taşıyarak, acil durum uyarıları yaparak örgütlü kapitalist yönelimlerin değiştirilemeyeceğini vurgulamalıyız, göze sokmalıyız. Şirketlerin oluşturduğu piyasa ilişkilerinin her türlü mücadeleyi kendi lügatına katabildiğini metin analizleriyle gösterebiliriz: yeşil ekonomi, karbon bütçesi, ekosistem hizmetleri vb.


BAA İklim Değişikliği ve Çevre Komisyonu’nun katkılara yanıtı

Katkı, öneri ve değerlendirmelere çok teşekkürler, ilerleyen çalışmalarımız için ışık tutucu oldular. Gerekli düzeltmeler metin içinde yapıldı.

Bu çalışmanın odağını karbon ticareti ile sınırlı tuttuk ve piyasa araçlarının yerleşmesinde uluslararası kuruluşlar ve onları yönlendiren emperyalist odaklara işaret etmeye çalıştık. Tüm katkılarda ortaklaşan bir konu olarak emperyalizmin iklim değişikliği politikalarının şekillenmesindeki rolü daha kapsamlı bir incelemeyi gerekli kılıyor. Kapitalist tekellerin sermaye hareketleri, lobi faaliyetleri, bilimi ve kamuoyunu yönlendirme girişimleri, emperyalist aktörlerin teşhir edilmesi, mevcut durumda uluslararası kuruluşların neden gerçek bir çözümü işaret edemeyeceği konuları bu incelemenin farklı boyutlarını oluşturacaktır.

Çalışmamızda, iklim değişikliği ölçeğinde bir sorunla kapitalizm koşullarında baş edilemeyeceğini vurgulamaya çalıştık. Elbette, iklim değişikliği ile mücadele yalnızca emisyonların azaltılmasından ibaret değil. İlerleyen aşamada, sosyalist gelecekte bu sorunun nasıl yönetileceğine ilişkin kapsamlı çalışmalar yapmaya gayret edeceğiz.

IPCC raporlarında, emisyonların belli bir sınırda tutulması iklim değişikliğinin geri döndürülemeyecek etkilerinin oluşmaması için güvenilir eşik olarak sunuluyor. Sosyalizm koşullarında önceliklerimizin ne olacağı ve bu öncelikler doğrultusunda bu güvenilir eşiği nasıl tespit edeceğimiz, tüm gelecek kurgumuzda önemli parametreler olacak. Örneğin bir ada ülkesi olan Tuvalu deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle büyük toprak kaybı riski ile karşı karşıya. Sosyalistler Pasifik okyanusunda bir ada ülkesi olan Tuvalu’nun toprak kaybının durdurulması için sanayileşme öncesi karbondioksit konsantrasyonuna dönüşü mü tercih edecek yoksa bugün iklim değişikliği nedeni ile göçe mecbur kalan ancak emperyalizmin koyduğu engellerle karşılaşan Tuvalu halkının yaşanabilir bölgelere yerleştirilmesi kaydıyla emisyonların daha yüksek bir çıtada sabitlenmesini mi savunacak? (Kuşkusuz, çarpıcı olması için örneklerimizi keskin veriyoruz.) Yani, dünya insan yokmuş ve hiç olmamış gibi korunmalı mı yoksa insan dünyayı ileri bir toplumsal yaşam kurgusu ile değiştirebilmeli mi? Katkılarda yer alan toplumsal yaşamın rolü başlığı bu tartışmalara başlayacağımız yeri işaret ediyor.

Enerji politikaları mutlaka iklim değişikliği ile birlikte ele alınması gereken bir başlık. Mevcut enerji tüketiminin sektörel incelemesini sunan bildiri, fosil yakıt tüketiminde, dolayısıyla karbon emisyonu azaltımında nerelerden başlanabileceğini ve mevcut üretim ve tüketim kalıpları devam etse dahi yalnızca toplumsal ve ekonomik faaliyetlerin merkezî olarak planlanması ile emisyonların azaltılabileceğini gösteriyor. Sosyalist gelecekte toplumsal faaliyetlerin farklı amaçlarla yeniden kurgulanmasının daha az karbondioksit emisyonuna neden olacağı buradan dahi çıkarılabilir. Buradan hareketle ortak bir çalışma da kurgulanabilir.

Iraz Akış’ın 3 nolu katkısı için:

İlgili cümledeki kasıt uluslararası kamuoyunda ve kapitalist tekeller nezdinde çevre ile barışık bir kapitalist kalkınma modelinin mümkün olduğuna ilişkin uzlaşının ortaya çıkmış olmasıdır. Tüm toplumsal faaliyetlerin çevresel bir izdüşümü olacaktır. Esas düğüm toplumsal yaşamın sağlıklı ve dengeli bir çevrede sürdürülmesinin sağlanmasında yatmaktadır. İster sürdürülebilir ister yeşil olsun kapitalist kalkınma modellerinin bunu sağlayamayacağı açıktır. Ancak, elbette bilimsel öngörüleri temel alan toplumcu bir kalkınma modelinde çevre ve kalkınmanın birbirine zıt kavramları ifade etmesi gerekli değildir.