Paris Anlaşmasının imzalanması ne getirecek?

Değişimin arkasında Türkiye’nin müzakerelerde sonuç alamamasının ötesinde Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi dış zorlayıcılar ve sermayenin yeşil dönüşüm dalgasını kaçırmama arzusu yer alıyor.


Bilim ve Aydınlanma Akademisi

Çevre ve İklim Değişikliği Komisyonu


AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan son kabine toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada Türkiye’nin 2015 yılında imzalamış olduğu Paris Anlaşmasının onaylanması için gerekli süreci başlattıklarını ve Kasım ayında Glasgow’da yapılacak 26. Taraflar Konferansı öncesinde tamamlamayı hedeflediklerini açıkladı. Erdoğan konuşmasında bir yeşil kalkınma devriminin hayata geçirileceğini ifade etti.

Türkiye, bugüne kadar Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) müzakerelerinde tarihi karbon emisyonu miktarının dünyanın diğer büyük ekonomilerine kıyasla çok düşük olduğu iddiasıyla sözleşme karşısında özel konumunun tanınması yönünde tutum sergiledi. 2001 yılında Marakeş’te düzenlenen 7. Taraflar Konferansı’nda alınan kararla iklim değişikliği mücadelesine finansal katkı sağlaması öngörülen ülkelerin yer aldığı Ek-2 listelerinden çıkarılması sonucunda 2004 yılında Sözleşmeye taraf oldu. O tarihten beri Sözleşme’de sera gazı salımlarını azaltması gereken ülkelerin yer aldığı Ek-1 listesinden çıkarılması için diplomasi yürütülüyordu. Paris Anlaşmasına taraf olmak için de aynı pozisyonu koruyan AKP hükümeti girişimleri sonuç vermemesine rağmen Anlaşma’ya taraf olacağını açıkladı.

Bu değişimin arkasında Türkiye’nin müzakerelerde sonuç alamaması ve yalnız kalmasının ötesinde Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi dış zorlayıcılar ve Türkiye sermayesinin dünyada yükselen yeşil dönüşüm dalgasını kaçırmama arzusu yer alıyor. Bu adım özellikle sınırda karbon düzenlemesinin AB ile ticarette getireceği ek yükün hafifletilmesi için atılıyor. Yeşil dönüşüme açılan dış finansman olanakları ve teşvikler de sermayenin odağında. Erdoğan’ın açıklamasında geleneksel kalkınma paradigmasının terk edileceği ve yeşil kalkınma modeline geçileceğini ifade etmesi iddialı bir dönüşüme işaret ediyor. Bu doğrultuda, Türkiye’nin iklim savaşımına ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar çerçevesinde kabiliyeti oranında katkı sunma politikası terk edilmiş ve aniden liderliğe soyunulmuş görünüyor.

Türkiye Paris Anlaşması’na taraf olmamasına karşın müzakerelerde elini güçlendirmek amacıyla BMİDÇS Sekretaryasına bir “Niyet Edilen Ulusal Katkı” beyanı sunmuştu. 2021-2030 yıllarını kapsayan bu beyana göre Türkiye’nin olağan koşullarda gerçekleştireceği emisyon salımından %21 azaltım öngörülüyordu. Söz konusu beyan olağan koşul senaryosunun şişirilmiş olması nedeniyle eleştirilere hedef olmuştu. Başka bir deyişle AKP Hükümeti büyüme rakamları ya da enflasyon gibi gelecek emisyon salımlarını da işine geldiği gibi hesaplamış ve dolayısıyla azaltacakmış gibi yapmıştı. 2053 net sıfır karbon hedefine ulaşmak için ne yol izleneceği belli olmamakla birlikte AKP’nin sayılarla oynama pratiği bu hedefin iklim değişikliği savaşımına katkıdan ziyade ticaretin önündeki engellerin kaldırılması adına bir göz boyamayla sonuçlanma olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor.

Net sıfır karbon kabaca emisyon salımının azaltılması ve salım miktarının emisyon giderimi yöntemleri ile dengelenmesi anlamına geliyor. Emisyon giderimi doğal yutak alanları olan ormanlar tarafından veya atmosferden karbon tutma teknolojileri ile gerçekleştirilebiliyor. 2053 yılı net sıfır karbon hedefi için enerji yoğun sektörlerdeki azaltımın yanı sıra yutak alanlarının geliştirilmesi gerekecek. Dengelemenin önemli bir unsurunu emisyon ticareti ve karbon denkleştirme oluşturuyor. Dolayısıyla yıllardır AB Emisyon Ticareti Sistemi’ne entegre bir karbon piyasası kurmanın hazırlıklarını yapan hükümetin bu planı yakın gelecekte hayata geçireceği de öngörülebilir.