Çeşmelerden akan ilim

Mesut Odman
13.12.2019
Bilim ve Aydınlanma Akademisi

Zaman zaman yaptığım oluyor da bu kez daha başlıktan bir merak uyandırmak için başvurduğum bir ilginçlik değil bu. Gerçek hayatta bir karşılığı vardı; üç beş gün önce de, bir çağrışım, bir karşı konulmaz bellek müdahalesi oldu. Biraz sonra anlatacağım.

Geçen hafta sonunda, Cuma akşamüzeri gerçekleşen açılışı da sayarsak, iki günü aşkın bir süre boyunca planlamaydı, sosyalist geleceğimizdi diye saatlerce konuşup durduk. “Bilim ve Aydınlanma Akademisi”nin hazırlayıp gerçekleştirdiği sempozyumda, bildiri niteliğindeki açılış konuşmalarını saymazsak, 28 bildiri sunuldu. Zamanın aşırı ölçüde sınırlı oluşu yüzünden yeterli sayılamayacak ölçüde tartışıldığını da ekleyebiliriz. Zaten, neyi tartışmak için zamanımız var ki, diyesim geliyor; demiş olsam da vazgeçiyorum, çünkü konumuz o değil, bir girersek bir daha çıkamayız.

Adındaki “sosyalist gelecek” deyişine uygun olarak ve biraz abartırsak a’dan z’ye, ya da ne bileyim, a’dan s’ye kadar pek çok konu ele alındı, anlatıldı; dediğim gibi, yetersiz de olsa tartışıldı. Anlatılanların ortaya koyduğu yapılacaklar listesinin küçük bir bölümünün zorunlu kıldığı insangücü kaynağının, diyelim, yarısını yaratabilsek, almış olacağımız mesafenin büyüklüğünü niceliksel ölçülere dökmek için benim bilgilerim çok yetersiz kalır.

Nicelikle ilgili bu tür tasvirlerden sonra içeriğe gelir ve oradan buradan çarpıcı başlıklar alarak yazma usulünü seçersem, şunları belirtebilirim: Bütün o başlıklar arasında, kardeş Sovyet emekçilerinin ülkemizde kurduğu üretim birimleri de vardı, sosyalizmde teorik ve pratik olarak sağlık sorununun nasıl çözüldüğü de… Kendi tercihim olan deyişle “kurulabilmiş sosyalizm”in, tarımsal sorunların çözülüşünden eğitim atılımlarına oradan uzay çalışmalarına kadar neleri başardığı da konuşuldu; bugünün yapayalnız Küba halkının yapabildikleri de… Ülkemizin ulaşım, enerji, ormancılık ve tarımsal üretim sorunları da ele alındı; kapitalizmin her günkü hayatımıza tasallutunun görünümleri de; “yapay zekâ”nın anlamı ve çeşitli açılardan sunduğu imkânlar da sporda yeni referanslar da… Kısacası, “yok yok” denecek bir kapsam genişliği ve çeşitliliği söz konusuydu.

Aşağı yukarı özetlediğimi sandığım bu başlıklarla ilgili olarak her söyleneni dikkatle izlemeye çalıştım. Başarabildim mi, emin değilim. Nedeni şu olabilir: Bu kadar kısa bir süre içinde bu kadar çeşitli konuları aynı dikkat düzeyinde dinleyip izlemek kolay değildir; özel bir yoğunlaşmayı gerektirir ve bunun sonucu bir yorgunluğa yol açar. Nitekim, kendi adıma söylüyorum elbette, kapanışı izleyen gün boyunca ciddi bir yorgunluk içindeydim.

İzleyen günde değil de sempozyumu bütün dikkatimle dinlemeye çalışırken bir öykü takıldı aklıma. Başlık onunla ilgili.

Buradaki yazılarda bazen öyküler anlatıyorum. Bunların hemen hemen hiçbiri kurmaca değil, genellikle yaşanmış öyküler; ya kendi yaşadıklarım ya da sözüne çok güvendiğim insanların yaşayıp bana anlattıkları… Dolayısıyla, hepsini kişileri, yeri ve zamanı ile açık açık yazabilecek durumdayım. Ama tek tük örnekler dışında bunu yapmıyorum, özellikle az sonra yazacağıma benzer olanlarda hiç yapmam; çünkü, o kişi çoktan ölüp gitti. Kendini savunamayacak, “Hele sor bakalım, neden öyle dedim ya da yaptım?” diyemeyecek durumdaki bir insanı adıyla sanıyla ortaya atmak doğru olmaz.

Bugünkü öykünün merkezindeki kişi, bazı özellikleriyle “atipik” sayılabilecek bir sağcı. Ne demek istiyorum? Çok genelleştirmeden ve bizim ülkemiz için söylersek, saldırgan olmayan ya da saldırganlığı özel durumlar dışında fark edilmeyen, faşist eğilimleri kuşkusuz var olmakla birlikte her zaman ön plana çıkmayan, örnek olsun, MHP ve Ülkü Ocakları türünden faşist örgütlenmelerle bağı olmayan, ayrıca komünistleri görüldüğü yerde sallandırmak gerektiğini düşünmeyen bir kişi.

Ülkenin tanınmış üniversitelerinin birinden mezun. Orta Anadolu’nun geri ve gerici bir yöresinden varlıklı bir eşraf çocuğu. Bir tür şeref madalyası olarak taşıdığı ve herkese gösterdiği bir dergi nüshasının varlığı ise öykümüzün bütün yakın tanıklarının bilgisi içinde. Dergi, Demokrat Parti döneminin en tanınmış muhalif yayınlarından, İsmet Paşa’nın damadı Metin Toker’in Akis dergisi. Kahramanımızın bir övünç belgesi olarak sakladığı sayısı 27 Mayıs 1960’tan biraz sonraki günlere rastlıyor. İstanbul Üniversitesi’nde bazı olaylar olmuş. “Eski rejim”i öven, ya da daha doğrusu, muhtemelen onun o kadar da şeytanlaştırılmasına karşı çıkan küçük bir öğrenci grubunun kantindeki nümayişi. Dergi bu olayı kapağa çıkardığı bir iki konu arasına almış, bunu alt köşede fotoğraflı olarak vermiş ve üzerine de “üniversitedeki hortlak” diye bant atmış. Hortlak, bizim bu arkadaş oluyor. Fotoğraf da onun fotoğrafı zaten. Üniversite kantininde Demokrat Parti’yi savunucu yahut 27 Mayıs’ı yerici laflar etmiş.

Akis dergisinin o nüshasını hep saklamış; genellikle de yanında taşımış. Yıllarca, övünmek için herkese göstermiş, kendisinin ne korkmaz yılmaz bir demokrat olduğunun somut kanıtı olarak. Demokrat derken aklında olan DP. Ama onun bu sebatkâr demokratlığı ile çok sonraları demokratlığı en üstün mertebe sanan solcularınki arasında ne fark vardı, sorusu da sık sık aklıma gelmemiş değildir.

Sözü daha fazla uzatmadan onunla bizim sempozyumun ne ilgisi olabilir, sorusuna gelelim. Oraya gelmeden, kendisinin solcularla aklına estiği gibi ilişki kurmaktan çekinmediğini, bununla birlikte, “kafası bozulduğunda” basbayağı muhbirlik yaparak, yönetime “bu komünistleri buralara nasıl sokarsınız” yollu şikâyet dilekçeleri verdiğini eklemiş olalım.

Burada öykülenmeyi hak etmesine yol açan özlü sözü ise şöyle dile getirilmiş: Çok uzun süre ve hasbelkader bir yığın solcuyla birlikte çalıştığı kurumda zaman zaman “hizmet içi eğitim” başlığı altında konferanslar, seminerler falan düzenlenir ve kahramanımız, Akis’in yakıştırmasıyla “üniversitedeki hortlak”, hiçbirine katılmazmış. Katılmama gerekçesi olarak uluorta dillendirdiği şu olurmuş, kendi sözleriyle aktaracağım: “Çeşmelerden gürül gürül ilim aksa, bir tas doldurup içmem.”

Buradan çıkarak bir genellemeye mi yol açmaya çalışıyorum? Öyle denebilir. Bu tür sağcılar, kendilerinde hiç bulunmadığının farkında oldukları entelektüel özellikleri ve onları edinme çabalarını, aşağılamaya çalışırken bile, gizleyemedikleri bir kıskançlıkla izlerler.

Bir fantezi de yapabiliriz bu noktada: Sözünü ettiğim üniversite diplomalı sağcı, geçen hafta sonu kazara sempozyumun yapıldığı bizim mezunlar derneğinin önünden geçip “merak saiki” ile salona girmiş olsa, taş çatlasa bir bildiriyi mecburen dinleyip ilk fırsatta dışarı çıkar ve alt kattaki restorana kurulup rakısını ısmarlardı. “Ulan bu komünistleri hiç mi alt edemeyeceğiz?” diye de homurdanırdı muhtemelen.

Kötülemek için miydi şu son düşsel sahne? Kesinlikle hayır. Tanıyanlar, kendisinden ara sıra duydukları aklı başında lafları, hep o sofrada ettiğini söylermiş de onun için ekledim.