Bilim insanlarından aşıda patent açıklamaları: Kaldırılmalı!

Bilim Aydınlanma-Görüş


Bilim ve Aydınlanma Akademisi geçtiğimiz hafta “Bilim emekçileri aşı tekellerine ve patentli dünyaya mahkûm mu?” başlıklı bir bildiri yayınladı. Bildiride sağlık sisteminin kapitalizmde kaçınılmaz olarak "kâr" odaklı organize edildiği, salgın felaketinde bu durumun daha görünür olduğu ve yüzbinlerce insanın hayatına malolduğu aktarılarak "ne patent, ne aşı tekelleri, ne sermaye sınıfı dünyanın kaderi değildir" denilmişti.

Ses getiren bu bildiri hakkında sağlıkçı ve bilim insanlarının görüşlerini aldık.


'Ya canın ya malın'

Prof. Dr. İzzettin Önder

Sistemler en inceldikleri noktada kendilerini ele verir. Kapitalizm de bundan masun değildir. Örneğin, kapitalizmin işleyişi en iyi şekilde kriz dönemlerinde anlaşılır. Kriz deyince aklımıza derhal ekonomik çöküş gelmekle beraber, kriz genel bir ifadedir. İklim krizi vb gibi sağlık krizi de çok yaygın bir felakettir. İçinden geçtiğimiz pandemi de böyle bir kriz ve felaket durumudur. Ne var ki, kapitalizm çalışma dinamiği ile her koşulu krize dönüştürerek yaşam iksiri sağladığı için bu kez de pandemi krizi ile aşı krizi birleşmiş durumda insanlığı etkilemekte ve felakete sürüklemektedir. Kapitalizmin krizle dansı, insanlık için felakettir fakat kapitalist sistemin yaşama koşuludur, çünkü kriz kıtlık yaratır, kıtlık ise rant oluşturur ve rakipleri piyasadan kovar. Sistemin böylesi işleyiş koşulu, insanlar için varsıllığı yükseltme ile yoksullukta yok olma zıtlığını ifade eder.

Aşı olayının kapitalizm bağlamında çeşitli görüntüleri yansımaktadır. Aşı üreticileri insanlığa haykırıyor, sanki “ya canını, ya malını ver” der gibi. Sistem burada çok net anlaşılmıyor mu?

Aşı olayının belki beklenen süreden önce çözülmesi kapitalizmin değil, bilimin bir başarısıdır. Bu güzel sonucu kapitalizmin olumlu hanesine yazmadan, aşı üretim ve dağıtımının kapitalizme fatura edilmesi kaçınılmazdır. Aşının teknik bileşimi bulunmuş olduğu halde, binlerce, hatta milyonlarca insan yığınları yaşamını yitirirken patent, üretim vb konularının tartışılması teferruattan da öte zırvalıktır. Zira bu insanlık için bir savaş halidir ve savaşta devletler özel araçlara da el koyarak cepheye sürebilir, fakat pandemi sermaye için o denli savaş hali değildir. Zira savaşla pandeminin farkı şudur ki, savaşta sermaye de zarar görürken, pandemide sermaye kâr sağlamaktadır. İşte, savaşla savaş dışı hal arasındaki farkı belirleyen de, kamusal güçleri harekete geçiren de sermayedir. Aynı sebepten dolayıdır ki, savaşta ölenlere şehit denir, pandemi ile savaşırken ölenlere ise ceset denir, çünkü sermayenin artık değerden buraya ayırmada bir çıkarı yoktur. Pandemide emekçiler canları pahasına çalıştılar, aksi halde açlık ve ölümle karşı karşıya idiler. Patronlar ise kendilerini her türlü bulaşma riskinden koruyarak kasalarını doldurmaya devam ettiler. Bu nedenledir ki, gerek pandemi ile mücadele stratejisinde, gerek aşı dağıtım konusunda, varsıl ve yoksul ülke hükümetleri arasında farklar gözetilmiş olsa da, ana hatları ile hemen tüm hükümetler benzer davranış sergilemişlerdir. Dünya Sağlık Örgütü’nün de kapitalist devlet aygıtı benzeri davranışıyla ne denli genel sistemin bir organı olduğu anlaşılmıştır.

Bu sistem içinde kalarak patent kuralını ihlal etmek sistem mantığında geçerli olmadığı gibi, böyle bir politika karşısında güçlü ilaç şirketlerini karşıya almak hiç değilse orta vadede toplum sağlığı açısından da sağlıklı bir politika olarak görülemez. Birer sosyal organizma olan sistemler de canlı organizmalar gibi kendi içinde tutarlı bütünsellik arz eder. Bu nedenle alınabilecek her önlem bütünsel yapıya saygılı olmak durumundadır. Patent sözleşmesi bir kapitalist çıkar (hak değil!) uygulamasıdır. Patent olayı, bir anlamda, belirli sahaların rant alanı olarak kapatılmasıdır. Patent uygulaması ilaç sanayiine günümüzde biyolojik yapılar, moleküler sistemler ve çalışma konularında öylesine muazzam bilgi birikimi ve deneyimi sağlamıştır ki, bu alanla mücadelede uygun stratejinin uygulanmaması halinde belirli sürede insanlığın koruma zırhının kaldırılması anlamına gelebilir. Bu nedenle ilaç şirketleriyle mücadelede akılcı strateji uygulamak gerekir.  

Sistem veri iken, aşı üretimi ve dağıtımını ekonomik konu olmaktan çıkartıp teknik alana taşımanın tek yolu, Dünya Sağlık Örgütü ya da büyük devletlerin oluşturacakları örgütlerin güç birleşimi neticesinde, belirli pazarlık bandında, ilgili kurumların fiyat beklentilerinin karşılanarak aşıların üretiminin hızlandırılmasının ve ülkesel ve risk alanları itibariyle öncelik planlamasıyla ücretsiz olarak dağıtımının sağlanmasıdır. Bu girişim hizmet esnasında gelir dağılımı düzenlemesine yol açar ki, sistem buna patent hakkının ihlalinden daha fazla rıza gösterir. Zira birinci müdahale topluma yönelik bir hizmetin engellenmesi olarak algılanırken, ikinci müdahale zenginliğin törpülenmesi olarak daha makul algılanır. Günümüzün acı görüntüsü şudur ki, böylesi bir girişim, maalesef, ufukta dahi gözükmemektedir. Böyle bir yola girildiğinde, aşı üretimine doğrudan müdahale yerine, teknik özün belirli merkezlerde patentli üretimi gerçekleştirilip, üretilen çekirdeğin (belki de serum ??) yan üretim ünitelerinde hızla kullanılabilir niteliğe kavuşturulması sağlanıyor olabilir. İşin teknik yanı bilmediğim alan olduğu için burada daha fazla gezinme hakkını kendimde göremiyorum. Meselenin odağında şu var ki, bu şirketlere potansiyel kazancı kadar ödeme yapılıp, üretimin hızlandırılmasının gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Sisteme karşıtlık başka bir şeydir, sistemle mücadele stratejisi çok daha başka bir şeydir. Mücadelede duygusallık ve acelecilik, hedefe ulaşmayı güçleştirebilir, hatta olanaksızlaştırabilir. Başka bir deyişle, kısa vadeli mücadele stratejisi ile uzun vadeli hedefe varılması amaçlanmalıdır dahi.

Bu sorunun uzun vadede çözümü ise, tabii ki salt bu tür özel araştırma faaliyetlerinin değil, tüm sağlık ve her türlü sosyal hizmetlerinin kamulaştırılmasıdır. Çünkü sağlık ve tabii ki eğitim ve bunların yanında tüm insani gelişme hizmetleri de kesinlikle kâr saikiyle çalışan özel sermayenin emrine ve insafına terk edilemez. Bu tür firmaların ürünleri bizlere firmayı yansıtıyor olabilir, fakat asıl değer çalışanlardan gelmektedir. Mesele, araştırmacıları kamu araştırma ünitelerinde devlet mantığı ile değil, özgür ve müreffeh çalışma ortamında istihdam etmektir. Bunu gerçekleştiremeyen devleti, komünizmin devlet anlayışına sıçrayarak kör mantıkla yermek değil, fakat kapitalist devletin neden bu koşulları sağlamıyor olduğunun araştırılması ve kamuoyuna anlatılmasıdır.      

'Toplumsal mülkiyet, kamusal üretim'

Prof. Dr. Raşit Tükel

Bilim ve Aydınlanma Akademisi’nden arkadaşların eline sağlık. Yazılanlara katılıyorum. Ülkemizde aşı üretimi 1996’da DBT ve kuduz, 1997’de BCG aşı üretimimin kesilmesi ile sona erdirildi. Benzer bir gelişme, 2005 yılında AKP’nin Bomonti’deki SSK İlaç Fabrikası’nı kapatmasıdır. Alan, aşı ve ilaç tekellerine bırakıldı. Özal dönemi ile başlayan, AKP ile hız kazanan, Dünya Bankası’nın öncülüğünde hayata geçirilen neoliberal sağlık politikalarının bir sonucu şu anda yaşananlar. Sözü tekrar aşıya getirirsek, bir arkadaşımızın ifadesiyle; aşıda  toplumsal mülkiyet, kamusal üretim!


'Halk sağlığı her şeyin önünde gelir'

Prof. Dr. Cihan Demirci

Bilimsel çalışmalarda patent almaya karşıyım. Halk sağlığı her şeyin önünde gelir. Sağlığın paralı olması bugünlere getirdi bizi. Oysa Küba'ya bakın. Sağlık sistemi oradaki gibi ücretsiz olmalı ve önleyici sağlık sistemi inşa edilmeli. Bunun ötesi yok. Üniversitede her toplantıda performans, patent diyenler bilim insanının zihnine toplum yararını değil, girişimciliği yerleştiriyor. Bilimsel çalışma mı yapacaksın? Ticarethaneye malzeme (mal) mı üreteceksin? Üniversite bu çok yanlış tutumu besleyen bir yer haline geldi.


'Salgınla mücadele, sistemle mücadele'

Prof. Dr. Nezhun Gören

Aşı için patent, temelinde çok yönlü ve siyasi bir mesele. Aşı toplum sağlığı açısından elzem olmakla birlikte, ülkenin bağımsızlığı açısından da stratejik bir ürün. Günümüzde yaşanmakta olan salgında görüldüğü gibi, aşı üretemiyorsanız üreten ülkelere ve şirketlere, küresel sermayeye bağımlı hale geliyorsunuz. Dolayısıyla, hem ülkenin bağımsızlığı hem de toplum sağlığı açısından aşı son derece önemli stratejik bir ürün. Bilim toplum için, toplumun yararına olmalıdır. Biyolojik araştırmalar çıkış noktası olarak her ne kadar insan sağlığı gözetilerek yapılıyorsa da, bu araştırmalar sonucunda patent alındığında artık toplum sağlığından çok, patent alan şirketlerin kârı öncelik kazanmakta. Salgına şirketlerin çözüm ürettiği ve aşıların geliştirilmesinde risk alarak yatırım yaptıklarının doğru olmadığını, bu salgında Ar-Ge aşamasında geliştirilen aşıların başlangıçta bulundukları ülkelerin kamu kaynakları tarafından finanse edildiklerini biliyoruz. Bilgi toplumun yararına kullanılmalıdır. Oysa patent alan şirket bilgiyi elinde tutuyor ve zengin pazarlara yönelik üretim yapılıyor. Dolayısıyla, aşıda patent meselesi aşıya erişim meselesinin ötesinde bir sistem meselesidir. Aşının toplum yararına kullanılabilmesi için, kamu önceliğinde kalkınma modeli için siyasi bir irade ortaya konulmalı, Ar-Ge çalışmaları devletin kamusal kaynaklarıyla geliştirilmeli, patent alınmaksızın toplumun tüm kesimlerinin eşit bir şekilde yararlanabilmesi sağlanmalı ve bu bilgi diğer ülkelerle de patentsiz paylaşılabilmelidir. Virüsün zengin fakir ayırt etmeksiniz herkesi enfekte etmekte olduğu söylenilmekte, doğrudur, ancak salgın sadece fakirleri ve emekçi kesimi vurmakta. Açıktır ki, bağımsızlığını yitirmiş, dışa bağımlı, bilimden uzaklaşmış bir ülkede bugünün ileri teknoloji gerektiren biyoteknolojik ürünlerinin geliştirilmesi olanaklı değildir. Bu yönleriyle bakıldığında, salgınla mücadele aynı zamanda anti-emperyalist mücadeleyi içeren tam bağımsız, eşitlik ve adaletin hâkim olduğu bir sistem için mücadeleyi de gerekli kılmaktadır.


'Bilim insanlarına düşüyor'

Doç. Dr. Necati Çıtak

Bilim ve Aydınlanma Akademisi’nin geçtiğimiz günlerde aşıda patent tartışmalarıyla ilgili yayımladığı “Bilim emekçileri aşı tekellerine ve patentli dünyaya mahkûm mu?” başlıklı basın bildirisinin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü durumu sadece patente indirgemenin gerçek sorunu görmemizi engelleyecek bir perde olduğunun kısa bir özeti ulusal, aşı tekelleri ve bilim emekçileri alt başlıklarıyla yapılmış ve bütünü değerlendirme yeteneği azalmayan bilim insanları olduğu ortaya konulmuştur.

Aşı tedarikini hızla genişletmenin en iyi veya tek yolu patent gibi görülse de asıl sorun tek kutuplu kapitalist dünya ve bunun sebep olduğu üretim şeklidir. Hem bu patent saçmalığına hem de Dünya Bankası, IMF ve Avrupa Birliği’nin yıllarca “aşı üretmek almaktan pahalıya mal oluyor üretmeyin alın” diyerek ülkelerin aşı üretimi yapamayacak hale getirmesine, yani düzene, söz söylemek ve bir şeyler yapmak biz taraflı bilim insanlarına düşmektedir.

Kapitalist toplumsal yapıda toplumun homojen olmaması toplumun üyelerinin çıkarlarının da ortak olmamasına sebep olmuştur. Çıkarların ortak olmamasının tek sebebi de sınıflı toplumdur. Toplumun bu sınıflı durumu sınıflar arası çıkar çakışma ve çatışmalarını oluşturduğundan bilim insanı olmak, sınıfsız topluma ulaşana kadar, taraflı olmayı gerektirir. Bir tarafta patenti gizleyenler ve aşı üretimi yapan ülkeleri zamanında üretim yapamayacak hale getirenler ve böylece orta ve düşük gelirli ülkelerdeki milyonlarca insanın / emekçinin önlenebilir bir hastalıktan ölümüne sebep olanlar diğer tarafta önlenebilir bir hastalık nedeniyle bir kişinin bile ölmesini engelleyememesini kendisine zül sayan bizler. Bilim ve Aydınlanma Akademisi bu bildiri ile tarafını göstermiştir.  


'Kader değil!'

Op. Dr. Lütfi Çamlı (İzmir Tabip Odası Başkanı)

Tüm dünyada bir yılı aşkın bir süredir küresel salgınla mücadele ediliyor. Her gün binlerce kişi önlenebilir bir hastalıktan dolayı hayatını kaybediyor. Aşı, küresel salgından çıkışta, tünelin ucundaki ışık olarak tanımlanmıştı. Ancak kar odaklı sağlık sistemlerinde aşılar kamusal bir ürün olmaktan çıkıp aşı üreten şirketlerin patentli ticari ürünü haline geldi. Bu bağlamda bir sağlık hakkı bileşeni olan aşı hakkı konusunda da ciddi eşitsizlikler yaşanmakta.  

Küresel salgında farklı Covid-19 aşı türlerinin hızla geliştirilmesinden umutlu olsak da aşılama sürecinin başlamasıyla, şirketlerin kar hırsı ve zengin ülkelerin aşı stokçuluğu yapması ülkeler arasında aşıya erişimde ciddi bir eşitsizliğe yol açtı. Aşılar daha üretilmeden şirketlerle ön anlaşmalar yapıp nüfuslarından katbekat fazla aşıyı rezerve eden zengin ülkeler aşılamayı sürdürürken, yoksul ülkelerin çoğunda hala tek doz aşı bile yapılamadı. Üretilen Covid-19 aşısının yarıdan fazlasını dünya nüfusunun sadece yüzde 14’ünü oluşturan yüksek gelirli ülkeler satın aldılar. Sadece aşıyı geliştiren şirketlerin üretim kapasitesiyle dünyaya yeter sayı ve dozda aşı üretilmesi de mümkün görünmemektedir. Aşıda patent sözleşmeleri ucuz ve yaygın aşı üretimini engelliyor. Dünyanın çoğunluğu aşılanmadığı takdirde uzayan küresel salgın yeni varyantlarla insanlığı tehdit etmeye devam edecek. Bu durumda hiçbir ülke güvende olmayacak. Olaya ekonomik açıdan bakıldığında herkese aşı sağlanması için gereken para, COVID-19’un küresel ekonomik maliyetinin yüzde  0,59’unu oluşturuyor. Sorun küresel, çözümü de küresel olmak zorunda.

Geçtiğimiz Ekim ayında, Hindistan ve Güney Afrika Cumhuriyeti, TRIPS Anlaşması ve Doha Deklarasyonu çerçevesinde içinde bulunduğumuz küresel ve acil durum bağlamında Covid-19 tedavilerine yönelik patent uygulanmasının durdurulması yönünde bir öneri getirdi. (Geçmişte HIV/AIDS’in epidemik olduğu ülkelerde artan ölümler üzerine  Güney Afrika devleti Pfizer şirketine tahkim mahkemesinde bir dava açarak antiviral ilaçları üretim hakkı talep etti. Mahkeme şirket lehine sonuçlansa da şirket hakkından geçici olarak feragat etti ve patent hakkı esnetildi) Şu anda yaklaşık yüz ülke tarafından desteklenen bu öneriye, özellikle aşıların üretimlerinin yapıldığı bazı ülkeler  itiraz ediyor. Aşı üreten şirketler de bu öneriye sıcak bakmıyor. Aşı tedarikindeki sınırlayıcı faktörlerin patentler değil, yüksek kalite standartları olduğunu, deneyim, altyapı ve yatırım eksikliğinden dolayı patent kaldırılsa bile, aşı üretiminde çok büyük bir değişim olmayacağını belirtiyorlar. Aşılarının üretim sürecinin 50 binden fazla adım içerdiğini, aşının güvenliği ve etkinliği için her adımın doğru uygulanması gerektiğini söylüyorlar. Tedarik zinciri ve lojistik kısıtlamaların da sorun oluşturacağını ileri sürüyorlar.

Elbette teknoloji transferi, nitelikli işgücünün eğitimi, üretim standardı ile güvenliğinin sağlanması, ruhsatlandırma gibi yaşamsal adımlar önemli. Dolayısıyla patent çözülse bile aşılar kısa sürede çoğalmayacak ama önemli olan konuyla ilgili olarak bir adım atılmasıdır. Fikri mülkiyet hakkından feragat edildiğinde ve aşının arkasındaki bilgi ve teknoloji paylaşıldığında, gerekli yatırımlar gerçekleştirilerek kısa süre içinde dünyanın farklı ülkelerinde aşı üretimi yapılabilir hale gelecektir. Biontech’in mRNA aşısını ürettiği tam kapasiteli bir fabrikayı kullanıma sokması sadece altı ayını aldı.

Covid-19 aşısının sahibi sadece bu aşıyı geliştirenler değildir. Aşılar insanlığın ortak malıdır. Yılların biriktirdiği bilimsel bilginin, önceden geliştirilmiş aşılara ait birikimin, aşı geliştirme süreçlerinde büyük rolü vardır. Aşı üretiminde kullanılan bilgi birikiminin hemen tamamı, kamusal araştırma kurumlarında geliştirilmiştir.  Örneğin aşı üreten şirketler Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün (NIH) geliştirdiği spike protein teknolojisini kullandı. Bu yüzden aşıda patentin kaldırılmasını talep edenler sadece fikri mülkiyet hakkından feragat edilmesini değil, aynı zamanda aşının arkasındaki bilgi ve teknolojinin ortak paylaşıma sunulmasını talep ediyorlar.

Bunun yanında aşı çalışmaları için şirketlere kamu kaynaklarından milyarlarca dolar aktarılmıştır. Moderna aşı çalışmaları için Amerikan hükümetinden 2,4 milyar dolar destek aldı. Pfizer/BioNTech, 1,9 milyar dolar acil çözüm desteği kullandı. Oxford/AstraZeneca aşısı araştırmalarının yüzde 97’si kamu tarafından fonlandı.                                                                                                                                                  

Araştırma, geliştirme çalışmalarının ve finansal desteğin büyük ölçüde kamu kurumlarınca gerçekleşmesi, bununla birlikte ürün ortaya çıktığında haklarının özel sektöre satılması ve patent korumasıyla yoksullar için erişilmesi güç hatta olanaksız hale gelmesi kabul edilemez. Kamu kaynaklarından bu kapsamlı destek, patent hakkının kaldırılması talebini doğru, haklı ve meşru kılmaktadır. Gelinen aşamada merkez kapitalist ülkeler toplumlarını hızla aşılamaya devam etmekteler. Güney yarım kürede toplam olarak 49 milyon doz aşı yapılabilmiş! 2023 ortalarından önce yoksul ülkelerde aşılamanın tamamlanması olanaksız görünüyor.                                                                                                                                    

Sağlık hizmetlerinde temel öncelik halk sağlığı olmalıdır. Ancak şu an içinde bulunduğumuz tabloda, ne yazık ki halk sağlığının önünde kâr odaklı sağlık politikaları yer alıyor. Her gün yüzlerce insan aşı temin edilemediği ve eşit şekilde dağıtılamadığı için önlenebilir bir hastalıktan hayatını kaybediyor. Sağlık hakkı şirketlerin insafına terk edilemez.                                                                              

Patentler kaldırılmalı, aşılar tüm insanlığın ortak mirası olarak kabul edilmeli, aşıda adil ve eşit dağıtım sağlanmalıdır. Bu konuda uluslararası iş birlikleri gerçekleştirilmelidir. Ancak unutulmamalıdır ki neoliberal politikalardan vazgeçilmedikçe bütün bu öneriler geçici çözümler oluşturacaktır.  


'Bilim emekçileri para için üretmiyor zaten'

Prof. Dr. Mehmet Somel

İlkesel olarak her tür özel mülkiyet gibi teknoloji ve bilgi üzerinde fikri mülkiyet ve patentler de kaldırılmalı. Para motivasyonu olmadan yenilik üretilemeyeği bir yalan; zaten bugün kapitalist ülkelerde bile çoğu bilim emekçisi para için değil toplumsal fayda için yeni bilgi ve teknoloji üretme çabasında. Uygun sosyoekonomik ortamlarda bu tip toplumcu davranış daha da yaygınlaşacaktır. Fikri mülkiyet haklarının kaldırılması, özel mülkiyetin ilgası programının bir parçası olarak rahatlıkla gerçekleştirilebilir ve insanlık buna mecbur. İnsanlığın yarattığı tüm zenginlikler gibi patentlerin de tüm insanlık dışında bir sahibinin olması kabul edilemez.

Bugün aşıda patentlerin kaldırılması talebi bu gerçeği hatırlatması açısından önemli. Pratikte yalnızca aşıların patentlerinin kaldırılmasıyla ve üretim teknolojileri paylaşılmadan aşı üretiminin artmayabileceği söyleniyor - bu doğru olabilir, ama aşıda patentlerin kalkması talebinin ideolojik bir önemi, uzun vadede bilim ve toplumun nereye gideceğine dair bir anlamı var. Ayrıca pratikte de şu anda dünya çapında her tür altyapının aşı üretimi ve tatbiki için kullanılması, daha fazla evrilmeden Covid virüsünden kurtulmamız için tek yol. Bu nedenle patent ve teknoloji transferi önündeki tüm engeller her türlü yolla kaldırılmalı ve üretimin acilen yaygınlaşması sağlanmalıdır.