Akıl ve bilime sahip çıkmanın yolu antikapitalist mücadeledir

İlker Belek
25.11.2019
Bilim ve Aydınlanma Akademisi

İnsanlığın tek yol göstericisi akıl ve bilimdir. Akıl ve bilim; ateşi, atomu, elektronu, elektriği, bütün enerji kaynaklarını, antibiyotikleri, kanser ilaçlarını… keşfeden, insanı insan yapan.

MÖ 1000’li yıllarda Çinliler pusulayı bulduğunda, 1440’ta Johannes Gutenberg matbaayı keşfettiğinde, Thomas Savery 1698’de ilk buhar makinesini sanayiye soktuğunda, Alessandro Volta 1831’de elektriği ürettiğinde, 1844’te Charles Goodyear ilk doğum kontrol yöntemini kadınlara armağan ettiğinde, Dmitriy Mendeleyev 1869’da elementler tablosunu sergilediğinde, 1877’de Louis Pasteur ve Robert Koch antibiyozu kanıtladıklarında ve Alexander Fleming 1928’de penisilini tanımladığında, 1895’te Wilhelm Röntgen X ışınını saptadığında, Albert Einstein 1905’te özel ve 1915’te de genel görelilik teorilerini geliştirdiğinde, İvanoviç Oparin 1924’te canlılığın kökenine dair ilk görüşü dillendirdiğinde, Edwin Hubble 1929’da evrenin genişlediğini kanıtladığında, Charles Darwin 1859’da Türlerin Kökeni’ni yayımladığında, Yuri Gagarin 1961’de uzaya çıktığında, geniş bir ekip 2014’te büyük patlamanın kanıtı sayılan kozmik art alan ışımasını bulduğunda yalnızca akıl ve bilimin yol göstericiliğinde hareket ediyorlardı.

İnsan, kendisinden önceki yüksek primatlardan aklıyla ve emeğiyle ayrıldı, üç milyon yıldır sürdürdüğü uzun yolculuğunda bilim kendisine yol gösterdi.

İnsan sınıflı toplumlara kadar bilimi ortaklaşa üretti, bilimin ürünlerinden kolektif ve eşit şekilde yararlandı.

Kolektif üretim ve paylaşımın kesintiye uğraması ilk kez köleci düzende oldu. O günden itibaren egemen sınıflar bilimi kendi tekellerine aldılar, üretimi kendi çıkarları için kullandılar, toplumsal zenginliğe el koydular, halkı sömürebilmek için aklı köreltmeye, halkı bilimden uzak tutmaya özel bir önem verdiler. Irkçılığı ve dini bu amaçla devreye soktular.

Bilim sınıflı toplumlarla birlikte egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden sınıflı bir karakter kazandı. Bilim ilk kez köleci Sümer ve Mısır uygarlıklarında halktan koptu.

Sosyalizme, yani tüm zenginliklerin ve iktidarın yeniden halkın eline geçeceği zamana kadar da bu düzen maalesef böyle devam edecek, bilim de maalesef egemenler için üretmeyi sürdürecek.

Tüm sınıflı toplumlar dönemi boyunca tıbbın kaderi de aynı oldu.

Köleci toplumlarda hastalanan köleler ölüme terk edilirdi, zira efendilerin sayısız kölesi vardı, hasta köleyi tedavi ettirmek için para harcamaya gerek bulunmuyordu.

Feodal dönemde aristokrasi; dinin ve kilisenin saygınlığını yok ediyor, halkı kilisenin çizgisi dışındaki arayışlara yönlendiriyor diye tıbbı neredeyse yasaklamış ve tıpla, hastalıklarla uğraşan herkesi cadı, şeytan diye cezalandırmıştı.

Kapitalist piyasa düzeninde ise tıp her şeyiyle burjuvazinin hizmetine girdi, burjuvazi tıbbı tam manasıyla eline geçirdi. Tek amaç para kazanmaktı ve tıp bunun için fazlasıyla elverişli bir araçtı.

İlaçlar ve tıbbi teknoloji hayat kurtaran bilimsel ürünler ama, bugün aynı zamanda tekellerin, özel hastane zincirlerinin, sağlık şirketlerinin kârına kâr katan meta durumundalar.

Öyle ki ilaç tekelleri ürünlerinin içine kutuların üzerinde yazan dozda etken madde koymayabiliyorlar ve bunu “bilimsel” kuruluşların denetiminden kaçırmayı da başarabiliyorlar. Teknoloji şirketleri halkın sağlığı üzerinden para kazanabilmek için normal olanı hastalık diye kodlayabiliyor ve sahte hastalıklar uydurabiliyorlar. Hekimler ilaç tekellerinin reprezantlarına mahkum şekilde ilaç yazmak zorunda kalabiliyorlar. “Bilimsel” kuruluşlar ilaç şirketlerinin istediği sonuçları bulacak “araştırmalar” gerçekleştirebiliyorlar.

İşin bir yanı bu. Kapitalist düzende her şey paradır ve insan hayatı da bu kurala tabidir.

Öte yanda ise tıp biliminin katkılarıyla daha yüz yıl önce 30-35 yıl civarındaki insan ömrünün 85’e uzaması var; çiçek ve çocuk felci hastalıklarının aşıyla yok edilmesi var; prostat kanserinin tek bir kan analiziyle, meme kanserinin ultrasonografiyle saptanabilmesi var; insülinin diyabet hastalarının kaderini tamamen değiştirmesi var. Tıbbın insanlık adına sağladığı sayısız kazanım var.

Öyle ki değişik nedenlerle tıbba ve bilime karşı çıkanlar, başları sıkıştığında tıptan ve bilimden çare aramak zorunda kalıyorlar.

Kapitalist düzen hastayı ve hastalığı para kazanacağı, istismar edeceği bir araç ve tıp biliminin tüm ürünlerini yine aynı amaca hizmet edecek birer meta olarak görürken, tıp bilim olarak kalabilmek için kapitalizmin meta ilişkileri dışında başka bir sosyoekonomik düzen aramak zorundadır.

Sorun tıpta değil, tıbbı egemenliğine almış bulunan kapitalizmde ve burjuvazide ve tıp, tıp olabilmek, tıp olarak kalabilmek, bilim olarak yoluna devam edebilmek için halka mal olmak, bunun için de kapitalizmden kurtulmak mecburiyetinde.

Bugün bu ayrımı görmeyerek ve/veya gözlerden saklayarak tıbbı kötüleyenler, tıpta şirket tıbbından başka bir şey görmeyenler, tıbbı kapitalizmle bir tutmak türünden büyük bir hataya düşüyorlar ve/veya sahtekarlık yapıp, suç işliyorlar ve ne yazık ki dinci-muhafazakar nedenlerle akla, bilime, tıbba karşı çıkan, aşıyı, doğum kontrolünü kötüleyen halk düşmanı iktidarlarla, egemenlerle aynı kulvara düşmüş ve aynı amaca hizmet etmiş oluyorlar.

Halkın sağlığıyla oynayan ilaç ve teknoloji tekellerinden, sağlık şirketlerinden kurtulmanın yolu bilime, tıbba saldırmak değil; kapitalizmle mücadele etmek, bilimi ve tıbbı kapitalizmin elinden kurtarmaktır.

Bunun yolu antikapitalist, sosyalist mücadeledir.

Bu yoldaki tıbbın adı da toplumcu tıptır.