Akademik Tramva

Tolga Binbay

08/04/2018 Pazar

Akademi… Yani antik anlamıyla söylersek “beceri, hüner kazanma yeri”. 

Kim için? Ne için? Orası pek belli değil. Daha doğrusu işin tılsımını, büyüsünü bozduğu için kimse gündeme getirmemiş. Banal, sıkıcı bulunmuş böyle sorular. Yüksek, yüce değerlerin peşinde koşanlara sorulacak soru da değil hakikaten bunlar: “Ey Platon! Sen kime hizmet ettiğini biliyor musun?” mesela, biraz tuhaf durmuyor mu?

Ama böyle sorular akademinin bittiği günleri yaşarken neye yarar, onu da bilmiyorum. Bir tür felaket tellallığı yapmak ya da dövünmek, “kitleleri” feryat figan saflara çağırmak için de yazmıyorum.

Ama akademi çoktan bitti.

Ha… Önceden var mıydı, canlı mıydı? Tartışılır. Ne de olsa geçmişi güzellemek, yüceltmek kolaydır. Yine de sakin bir tonla (hani öyle nevrotik bir hiddet ile değil de ketum bir havayla) söylersek, ülkemizde varolmakta zaten zorluk çeken akademi bitmiştir.

Eskişehir’de yaşananlar (ve ardından da yaşananlar) nedeniyle söylemiyorum bunu. Denk geldi. Zaten uzunca bir süredir hep beraber biliyoruz, görüyoruz; ben de bizzat içinde yaşıyorum. Bir ara yazayım bunu diyordum. Eskişehir, denk geldi.

Ama sorun şu: Faili kim bu bitmenin? İpi çeken kim, ne? Bunu sorabiliriz sanırım. Hatta bunu sormalıyız.

*

Rivayet çok, biliyorsunuz. Ama ortalama yanıt da belli: “İktidar, gericilik, çağdışı zihniyet ve iktidara yapışmış farklı siyasi gruplar.” Ortalama yanıt bunun etrafında dolaşıyor.

Ortalama yanıt körlüğümüze körlük ekliyor.

Tüm bu kabullere itirazım var. Eğer rektör icraatları tartışılacaksa sadece Artuklu Üniversitesi rektörünün tartışılmasına itirazım var. O kolay bir hedef. Sıkıysa mesela Koç Üniversitesi rektörünü tartışalım! Kolaysa akademi oyununda giderek kendini daha fazla hissettiren özel sektör aklını tartışalım.

İtirazım var kolaycılığa.

Bu nasıl bir kolaycılık biliyor musunuz! Böyle kendiliğinden ortaya çıkıveren, hızlıca tüm yüzeyi kaplayıveren bir hava gibi. Mesela… Mesela Çiftlikbankçı Mehmet Aydın’a ve ona para yatıran binlerce insana saydırmak kolaycılıktır.

Zor olan ne biliyor musunuz?

Mesela bu aralar “ders niteliğindeki muhteşem konuşması” diye videosu her yerde paylaşılan Ali Koç’u karşınıza alın. Sıkıyorsa o “parlak, sosyal, duyarlı zengin” imgesine sataşın. Sıkıyorsa!

İşte bunlar kolay değil. O nedenle revaçta hiç değil! Tombul Mehmet varken kim sataşır fit Ali’ye.

*

“Türkiye’de akademi zaten hiç varolmadı ki!” diyecek olanlar var, biliyorum. Orada da örtük bir idealizasyon var. Örtük bir göz kırpma. Nereye? Belli değil, ama işaret ettiği yer genellikle Avrupa.

Eh, haksızlar mı? Pek değil!

Ama köleyi azat etmişler, “ah efendim” demiş. Dünyanın hali böyle. Dünyanın düzeniyle derdi olanların başka bir lafı, aklı olmalı.

Çünkü bilim, akademi, eğitim, tüm bunlar öyle boşlukta, kendiliğinden, toprakta biter gibi ortaya çıkmıyor. Ve biliyoruz, tüm bu lafı, bir şeyleri bir şeylerin belirlemesini değersizleştirenler, kaba bulanlar da var. Eyvallah!

Ama bugün Türkiye’deki üniversitelerin çoğunluğu üniversite değildir; teknik okuldur. Hatta meslek okuludur.

Ama tüm bunlar öyle boşlukta kendiliğinden olup bitmedi.

*

Yine banal ve sıkıcı bir laf var; siz de biliyorsunuz işte: “üretici güçlerin gelişimine engel olmak” diye.

Yazacağım; evet, bir ara yazacağım: “Üretici güçlerin gelişimine kapitalizmin engel olmasında güncel bir görünüm olarak kafe açmak”. Evet, böyle bir yazı yazacağım.

Ama akademinin bitmesi, üretici güçlerin gelişmesine artık o kadar da gerek kalmaması ile yakından ilgili. İşte bunu öyle çok sofistike yazamayacağım.

Hem ne demişti, bir sayın bakanımız: Mühendise değil, pastacılara ihtiyacımız var, pastacılara.

Evet, artık birçok yerde mutfak enstitüleri, mutfak akademileri var.

Akademi bitti ama yaşasın yeni akademi.

Beğenirseniz.

*

Diyeceksiniz ki “bizim de dünyayla boy ölçüşen research institutelerimiz var artık.”

Evet var. Parayı basıyorsunuz ve açıyorsunuz.

Ne açıyorsunuz? Mesela life style medicine bölümü açıyorsunuz. Nereye? Akademiye, tıp fakültesine. Kapitalizm, üretici güçlerin gelişimine engel olduğu için insanlar sağlıksızlaşıyormuş, kime ne! Hem ayrıca, ne banal, ne determinist bir yorum bu böyle. Ne yani, akademi yeni Türkiye’nin yeni dertlerine yanıt aramasın mı?

Offf…

Bilemiyorum. Ya biz büyütüyorduk bir zamanlar hocalarımızı gözümüzde ya da bizler hoca olunca çürüdü dünya.

*

Yazayım mı, yazmayayım mı, bilemedim. Ülkede neyin, nereye gideceği belli olmuyor.

Çok değil, birkaç ay önce öğretim görevlisiydim. Sonra geçtiğimiz aylarda, bir yıllık bir süreç (kadro için bölümün istek yapması, kadronun gelmesi, ilan edilmesi, dosya hazırlanması, başvurulması, yabancı dil sınavından geçilmesi, jürinin belirlenmesi, dosyaların hazırlanması, gönderilmesi, başvurunun uygun bulması ve kadroya atanma) tamamlandı ve yardımcı doçent oldum. Tam da yardımcı doçentlikle ilgili yasa önerisi Meclise gelmeden bir hafta önce.

Sonra aynı günlerde yasa Meclisten geçti, onaylandı ve Resmi Gazetede yayınlandı. Ve böylece çok değil, yardımcı doçent olduktan sadece iki hafta sonra doktor öğretim üyesi oldum.

Ve yine aynı anda, aslında doçent olduğumu da öğrendim. Çünkü tam da iki yıl önce başlayan bir sürecin (yayınlarımı, yaptığım akademik/bilimsel işleri derleme toparlama, online sisteme yükleme, başvurma; başvurunun kabul edilmesi; araya 15 Temmuz'un girmesi; jürinin bir türlü açıklanmaması ve geçen yıl bir ara açıklanması; dosya -toplam 12 klasör- hazırlanması, gönderilmesi; jüri değerlendirmelerinin gecikmesi, gecikmesi, gecikmesi; ve sonunda jüri değerlendirmelerinin açıklanması; sınav tarihinin gecikmesi, gecikmesi, gecikmesi; sınav tarihinin açıklanması; sınava girmem ve sınavdan kalmam; travmayı atlatıp yeniden başvurmam ve o sırada akademik kadro ve unvanlarla ilgili düzenlemenin gündeme girmesi) de sonuna gelmiştim. Dosyadan geçtiğim ve de temiz kağıdı aldığım için doçentlik belgesi/ünvanı alabileceğim de(umarım) açıklanmış oldu.

Böylece yaklaşık bir ay içinde öğretim görevlisi, yardımcı doçent, doktor öğretim üyesi ve doçent oldum. 

Baş döndürücü değil mi?

Eh, benim tabii ki başım döndü.

Ve tam da başım dönerken sorasım geldi: “Ey Kafka! Sen hiç akademisyen olmak istedin mi?

*

Üretici, güçlerin gelişimine engel olma noktasında yüz binlerce küçük deprem yaşanıyor bu ülkede her gün ve benim payıma düşen akademik zelzele de (şimdilik) böyle. 

Akademi ve Eskişehir’de yaşananlar için ise üzgünüm.

Hepsi bu.